Yeryüzü kan kokuyor. Toprak, masum çocuk cesetleriyle ağırlaşıyor. Gökyüzü, bombaların dumanıyla kararıyor. Annelerin çığlıkları enkaz altında boğuluyor. Açlık, korku ve ölüm, şehirlerin sokaklarında kol geziyor. Bu vahşet tablosu karşısında, zalimlerin gürültüsünden daha korkunç bir şey varsa, o da İslâm âliminin ve müslümanların sessizliğidir. Bugün ümmetin en büyük felaketi düşmanın kurşunu değil, içeride büyüyen suskunluktur. Bu suskunluk sadece bir korku değil, aynı zamanda bir ihanettir; hakikati söyleme cesaretini kaybetmiş yorgun vicdanların eseridir.
Bugün birçok Müslüman vicdanını kaybetmiş durumda. Namaz var ama adalet yok. Secde var ama merhamet yok. Tesbih var ama dirayet yok. Duâ var ama bedel ödeme iradesi yok. Oysa Allah katına yükselen sadece alnın secdesi değildir, kalbin doğruluğudur. Bir insan alnını secdeden kaldırmasa bile mazlumun kanı karşısında susuyorsa, zalimin sofrasına ilişmişse, hakkı menfaate satmışsa o ibadetin rûhu çürümeye başlamıştır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ne buyuruyor?
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin.”
Şimdi dönelim kendimize bakalım: Biz hangi derecedeyiz? Dili susmuş bir kalabalık mıyız, yoksa kalbi bile körelmiş bir yığın mı?
Zulüm karşısında susmak bazen korkaklıktır, bazen ihanet.
Bazıları bahane üretir: “Şartlar zor”, “Denge hassas”, “Konjonktür uygun değil”, “Şimdi sırası değil.”
Hayır! Hakikatin sırası ertelenmez. Bugün nice insan dîni sadece güvenli alanlarda konuşuyor. Kendi ikbâlini riske atmayacak başlıklarda cesur görünüyor ama güç sahiplerinin rahatını bozacak yerde sesi kısılıyor. Bu, imtihanın ta kendisidir. Eğer bir Müslümanın dili zayıfa karşı sert, güçlüye karşı yumuşaksa, bir topluluk yalnızca kendi mahallesinin acısına ağlayıp başkasının feryadına kulak tıkıyorsa orada iman değil, tarafgirlik büyümüştür. Orada adalet değil, konfor hüküm sürmektedir.
Ümmetin damarlarını çürüten zehirlerden biri de mezhepçilik ve tarafgirliktir. Bir yerde ölen çocuk için ağlayıp başka yerde susan vicdan çürümüştür. Bir coğrafyada bombayı zulüm sayıp başka coğrafyada alkışlayan akıl iflas etmiştir. Mazlumun mezhebi sorulmaz, çocuğun kimliği sorgulanmaz. Zulüm, failine göre helâl-haram cetveliyle okunmaz.
Kur’an-ı Kerim bize taraf olmayı değil, hakka taraf olmayı emreder: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan şahitler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun, bu takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8).
Adalet akrabaya göre eğilip bükülmez; merhamet siyasi hesaba göre taksim edilmez. Hz. Ömer (r.a), “Adalet mülkün temelidir” diyerek zulmün bir toplumu nasıl çökerttiğini vurgulamıştır. Küfürle bile ayakta kalınabileceğini ama zulümle kalınamayacağını ifade eden bu söz, adaletin vazgeçilmezliğini hatırlatır. Hz. Ali'nin (r.a) ise, “Yumuşak konuş, sevilirsin; ama zulüm karşısında susma, çünkü susmak zulmü onaylamaktır” meâlindeki öğütleri, suskunluğun bir tür zulüm ortaklığı olduğunu gösterir.
Bugün ümmetin bir kısmı İslâm’ın rûhunu değil, sloganını taşıyor. Ağızda din büyüyor, ahlâk küçülüyor. Cümleler çoğalıyor, karakter eriyor. Din, hakikatin dili olmaktan çıkarılıp düzenin yastığı haline getiriliyor. İnsanlar yoksullaşıyor fakat israf sorgulanmıyor. Toplum eziliyor fakat lüks dokunulmaz sayılıyor. Sadaka, fitre, zekât elbette vardır; ama İslâm sadece bu değildir. İslâm sorgulama dînidir. Yetimi doyurmak ibadettir ama yetimin hakkını yiyen sistemi teşhir etmek de ibadettir. Aç olana ekmek vermek ibadettir ama halkı yoksulluğa mahkûm eden adaletsizliği haykırmak da ibadettir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Zalime de mazluma da yardım et.” Sahâbîler: “Mazluma yardım ederiz; zalime nasıl yardım ederiz?” diye sorunca Efendimiz şöyle buyurdu: “Onu zulmünden alıkoyarak.” (Buhârî, Mezâlim, 4).
Demek ki zalime susmak yardım değildir; asıl yardım, zulmün önüne dikilmektir. Yine bir hadiste: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyurularak, suskunluğun şeytanî bir hâl olduğu vurgulanır.
Ümmetin ihtiyacı daha fazla slogan değil; omurga kazanmaktır. Korkunç olan zalimin zulmü değil, müminin buna alışmasıdır. Asıl çöküş, kötülüğün normalleşmesidir. Bugün zulüm görüntülerine bakıp hayatına dönenler, kalp taşlaşmasının kurbanıdır.
Rabbimiz uyarır: “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur.” (Hûd, 11/113).
Âyet açıktır: Zalime dönüşmeyin demiyor, meyletmeyin diyor; yani yakın durmayın, hoş görmeyin, normalleştirmeyin.
Geliniz, yeniden Kur’an’ın terazisine dönelim. Mezhebin değil adaletin, çıkarın değil hakkın insanı olalım. Zulmü kim yaparsa yapsın reddedelim. Dîni sözde değil tavırda yaşayalım. Secdemizi vicdanla birleştirelim. İbadetimizi ahlâkla diriltelim. Sustukça küçülen, konuştukça kendine gelen bir ümmet olalım.
Vicdanımızın çığlığı, zulmü yensin. Çünkü Allah adaleti, iyiliği emreder; fenalığı yasaklar. Bu öğüde kulak vermek, bugün bizim en temel görevimizdir.
Mithat Güdü