Menü Global Bakış
Utkan Uğur

Utkan Uğur

Tarih: 15.12.2025 21:59

Yavuz’un Hayal Ettiği Siyasi Birlik ve Bugünkü Gereklilikler

Facebook Twitter Linked-in

Hind Okyanusu hâkimiyeti için Portekizliler'in İslâm devletleri ve bilhassa XVI. asırda cihanın en kudretli askeri devleti olan Osmanlı Türkleri ile yaptıkları mücadele, mühim bir mevzudur... Hind servetinin bir akarsu gibi ardı kesilmeksizin Portekiz'e ve dolayısiyle bütün Avrupa'ya aktığı malumdur. Portekiz, çağın en büyük askerî devleti Türkiye'ye karşı, tarihte emsali olmayan uzun ve çetin bir deniz harbine girişmeye mecbur olmuştur. Önceleri Portekizliler bu hususu, Osmanlı Türkleri ile Hind Okyanusu'nda karşı karşıya geleceklerini akıllarından geçirmemişlerdir. Zaten 1517'den önce Türkiye, Hind Okyanusu kıyılarından henüz çok uzaktı. Fakat Yavuz Sultan Selim'in cihangir siyaseti, Türkler'e bu denizi de açtı. Zaten Yavuz Sultan Selim’in yılmaz tavrına ve azmine bir de Osmanlı’nın imkânlarının devasa oluşu ve ordusunun zaferlere doymayan cihad ve harp aşkı da eklenince Osmanlılar tarihinde ilk defa okyanus açıklarında faaliyet gösterme imkanını yakalayacaktı. 

 

1517’de Mısır’ın fethiyle hilafet makamının Osmanlı’ya geçip Yavuz Sultan Selim de İslam dünyasının siyasî ve dinî lideri hâline gelince Hindistan’daki Müslüman toplulukların durumuna Osmanlılar daha fazla ilgi duymaya başlamıştı. 

 

Hindistan’da özellikle Delhi Sultanlığı’nın mirası, Timur sonrası dağılma, Babür'ün yeni bir güç kurma çabaları gibi gelişmelerin Müslüman toplulukları dış baskılara açık hâle getirmesi Yavuz’un Hindistan’daki Müslümanları koruma ve orada yeniden güçlü bir İslam siyasal düzeni kurma düşüncesini besledi. 

 

Osmanlı açısından bakıldığında Kızıldeniz ve Hicaz bölgesi emniyet altında değildi. Ayrıca Mekke ve Medine’ye giden ticaret yolları ve hac yolları Portekiz donanmasının müdahalesine açık hâle gelmişti.

 

İpek Yolu ticaretine ek olarak Baharat ticaretinin yönünün de Osmanlı toprakları dışına kayıyor olması haliyle Osmanlı’nın yönünü Hint Okyanusu’na çevirmesine yol açmıştı. 

 

İşte bu bağlamda Yavuz da Hindistan’a uzanan bir siyasî kuşak oluşturarak Portekiz etkinliğini kırmayı hedefliyordu.

 

Tabii ki Portekizliler, kudretli rakîplerine bu sahayı da bırakmak niyetinde değillerdi ve menfaatlerini koruyabilmek için, mükemmelen hazırlanmışlardı. Hindistan'daki Müslüman devletlerden korkmuyorlardı. Çoğu inhitat halinde bulunan bu devletlerin deniz gücleri yoktu... Yavuz Selim, Basra Körfezi ile Kızıldeniz'e hâkim olmayı aklına koymuştu, bunun için de Mısır'ın ve İran'ın fethi gerekiyordu. İran seddini yıktığı takdirde, Yavuz'un Hindistan'ı fethetmesine hiçbir kuvvet karşı koyamazdı. Zaten Osmanlı tabiyetine mensup olmayan Türkler, Hindistan'ın mühim kısmını ellerinde tutmuşlardı ve tutmakta idiler. Bu kere bir Osmanlı hükümdarının Hindistan'ı ele geçirmesi, bu kıtanın tarihinde istisnaî bir vaziyet husule getirmezdi... Üstelik Hindistan'da Osmanlı Türkleri de eksik değildi. Birçok Müslüman hükümdar, Osmanlı Türkleri'nden olan subayların kumanda ettiği topçu birlikleri ve hassa alayları kullanıyordu. Zaten Hindistan'daki bütün topçu sınıfı, Osmanlı Türkleri'nden ibaretti... Yavuz, Mısır'ı 1517'de fethettikten sonra, Kızıldeniz'i eline geçirdi. Hindistan yolu, Osmanlı Türkleri'ne açılmıştı.

 

Hindistan'da hizmet eden Osmanlı Türkleri'nden meşhur bir simayı da bu bağlamda unutmamak gerekir ki adı Melik Ayaz'dır. Ayaz Bey, Gucarat Şahlığı'nın hizmetinde idi ve Portekizliler'e karşı Gucarat Yarımadası'nın en güçlü aktörlerinden biriydi. Aynı zamanda iyi bir diplomat olduğu belirtilen Melik Ayaz, Portekizliler’in Bîcâpûr Sultanlığı’ndan Goa’yı almaları üzerine onlarla ilişkileri düzeltmenin faydalı olacağını düşünerek yeni bir dönem başlattı. Bu arada bir taraftan da Gucerât’ın güvenliğini sağlamak için 1518’de Yavuz Sultan Selim’e bir mektup göndererek Osmanlılar’la resmî bir irtibat gerçekleştirdi. Padişaha “Müslümanların hâmisi diyen ve onu saltanat, hilâfet ve dinde en mükemmel olarak niteleyen bu mektuptan sonra Yavuz Sultan Selim’in Gucerât Sultanı II. Muzaffer Şah’a yardım teklifinde bulunması bu ilk adımın sonucu olsa gerektir. Ancak Yavuz Sultan Selim’in vefatı üzerine (1520) bu girişim sonuçsuz kalmış, Gucerât’a ilk Osmanlı filosu ancak 1531’de ulaşabilmiştir. Melik Ayaz’ın endişe ettiği gibi Portekiz donanması 1521’de Diû’yu zaptetmek için yeni bir harekâta giriştiyse de buradaki güçlü savunma karşısında başarısızlığa uğradı ve geri dönmek zorunda kaldı.

 

Öte yandan Osmanlı’nın ilk halifesi Yavuz'un vefatı ile yalnızca Gucerât Sultanı II. Muzaffer Şah’a yardım teklifinde bulunması neticesiz kalmamış, aynı zamanda İspanya'nın ikinci kez İslâm fethiyle şereflenmesi fikri de gerçekleşememiştir. 

 

Zira Yavuz, günün birinde devrin büyük âlimi Kemâl Paşazâde’ye niyetinin “Feth-i Efrenciye”, yâni Avrupa olduğunu bildirmişti…

 

Öyle ki, Cezayir’i himayesine alarak Mağrib’e atlamak ve İspanya ile karşı karşıya gelmek Yüce Hakan’a kâfi gelmemiş, birkaç asır evvel Tarık bin Ziyad’ın 100,000 kişilik küffar ordusuna karşı 7000 kişilik iman ordusuyla yola çıkıp 5000 müminle yaptığı takviye sayesinde kazandığı destansı zaferiyle fethettiği Endülüs’te, 1492’de hazin biçimde son bulan İslâm hâkimiyetini tesis etmeyi arzu etmekteydi…

 

Belki biraz daha yaşasaydı Yavuz Selim, yerine padişah olan Kanuni’den daha fazla Avrupa fetihlerine de imza atardı ve kesinlikle Tarık bin Ziyad’dan sonra Endülüs’ün ikinci fatihi olur, dahası Attila’nın alamadığı, Fatih’in ise Otranto’nun ötesine geçemediği İtalya’yı da ele geçirirdi… 

 

O zaman ne İspanya kalırdı, ne Otranto, ne Venedik, ne de Floransa… 

 

Hoş geldiniz derdi bize hem Viyana, hem de Fransa! 

 

Gelgelelim merhum Yavuz hazretleri bu vizyonunu ve misyonunu eski Memlük yurdu Mısır’ı fethettikten sonra, 10 Eylül 1517’de Kâhire’den İstanbul’a dönerken dudaklarından dökülen “Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!” sözleriyle dile getirmişti…

 

Ama en mühimi ise gönlünde yatan, hayallerini süsleyen, gerçekleştirmek için yanıp tutuştuğu hedefi yalnızca Pers/İran Safevi tehdidini komple bitirmekle yetinmeyip, ata yurdumuz Türkistan’a kadar giderek Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin yadigârı Müslüman Türkleri nüfuzu altına alıp, tam bir ittihadı meydana getirmekti…

 

Yani aslında Yavuz Sultan Selim nerede bir Müslüman, nerede bir Türk varsa hepsini bir çatı altında toplamayı hedefliyordu… 

 

Ve geldik günümüze… 

 

Bugün hariciye alanındaki güncel durum dikkate alınırsa, hele ki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu'nun Suriye'nin başkenti Şam'a gelen resmi davete icabet adına gerçekleştirdiği ziyaretin hemen ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’ye yeni takviyeler gönderdiği haberlerinin arka arkaya geldiği koşullarda ve Yunanistan-ABD-İsrail destroyerlerinin namlularını Ege ve Doğu Akdeniz'den Türkiye'ye yönelttiği ciddi tehditler karşısında, asırlar evvel Yavuz'un fetihlerle yapmaya çalıştığını bugün İslam coğrafyasındaki önemli aktörlerle ve Türk dünyası ile kurulacak güvenlik mekanizmalarının oluşturmak suretiyle yapmak zorunda olduğumuzun altını çizmek zorundayız. 

 

Türkiye, Irak, İran, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Suriye ile oluşturulacak yedili bir güvenlik mekanizması İsrail'in karadan saldırganlığına karşı önemli bir caydırıcılık işlevi görecektir. 

 

Ayrıca işbirliği tesis etme bağlamında son yıllarda ciddi atakların olduğu Türk dünyası ile de benzer bir güvenlik mekanizması da muhakkak planlanmalıdır. 

 

 

 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —