Sık duyduğumuz bir cümle var:
“Aklı olanlar, bilenler ve yapabilenler yapılması gerekeni yapacaktır.”
Bu cümle kulağa umut verir. Sanki işler ne kadar karışırsa karışsın, bir yerlerde görünmeyen bir akıl, sessiz bir vicdan ve sağlam bir irade devreye girip dengeyi yeniden kuracakmış gibi…
Ama hayat, bu kadar romantik işlemiyor.
Toplumlar bir anda çökmez. Yavaş yavaş çözülür. Gürültü aklın önüne geçtiğinde, gösteriş bilginin yerini aldığında ve yetkin insanlar sessizce kenara çekildiğinde… Asıl kırılma o zaman başlar. Tarih, büyük kahramanlık anlarından çok, uzun suskunluk dönemlerinin hikâyesidir.
Bugün kelimelerin çoğaldığı ama anlamın azaldığı bir çağdayız. Görüşler gerçeklerden fazla, özgüven ise çoğu zaman yetkinliğin önünde. Böyle bir ortamda en büyük tehlike, bilmeyenlerin konuşması değil; bilenlerin susmasıdır.
Çünkü aklı olan insan karmaşıklığı görür. Her şeyin siyah-beyaz olmadığını bilir. Sonuçların anlık değil, süreç içinde doğduğunu anlar. Bu yüzden temkinlidir.
Bilen insan sistemin nereden aksadığını görür. O aksaklığa dokunmanın bedelini de hesaplar.
Yapabilen insan ise gücünün farkındadır ama çoğu zaman o gücü kullanmanın yoruculuğunu da bilir.
Ve tam burada, cümlenin romantizmi gerçekliğe çarpar.
Çoğu zaman aklı olanlar bilir ama konuşmaz.
Bilenler görür ama karışmaz.
Yapabilenler ise yapmamayı tercih eder.
Çünkü yapmak yorucudur.
Çünkü konuşmak bedel ister.
Çünkü doğru olan, çoğu zaman rahat olan değildir.
Toplumları çökerten şey kötülüğün gücü değil, iyiliğin konforudur.
“Aman ortam gerilmesin…”
“Şimdi zamanı değil…”
“Ben tek başıma neyi değiştirebilirim ki…”
Bu cümleler, sessizliğin en kibar gerekçeleridir. Ve yapılması gereken pek çok şey, tam da bu kibar gerekçeler yüzünden yapılmadan kalır.
Oysa boşluk asla boş kalmaz. Sahne mutlaka dolar. Ve o sahneye çoğu zaman en çok bilenler değil, en çok isteyenler çıkar. En çok isteyenler ise her zaman en yetkin olanlar değildir.
Yetkin insanlar geri çekildiğinde, gürültücü olanlar alan kazanır. Ahlaklı olanlar sustuğunda, ahlaksız olanlar konuşur. Yapabilenler harekete geçmediğinde, yapamayanlar karar vermeye başlar.
Sonra hep birlikte, yanlış insanların aldığı yanlış kararların sonuçlarını yaşarız.
Belki de cümleyi tersinden okumak gerekir:
Bir toplumda yapılması gerekenler yapılmıyorsa, sorun cahillerde değil; aklı olanların, bilenlerin ve yapabilenlerin suskunluğundadır.
Çünkü yapmak sadece bilgi ve yetenek meselesi değildir. Karakter meselesidir.
Doğruyu bilmek başka şeydir.
Doğruyu yapmak bambaşka.
Gerçek değişimi sağlayanlar çoğu zaman en çok bilenler değil, en çok sorumluluk alanlardır. Sahne ışıklarını aramayan ama gerektiğinde öne çıkan insanlar… Geç saate kadar kalan doktorlar, vazgeçmeyen öğretmenler, hızlı kâr yerine güvenliği düşünen mühendisler, değerlerle büyüten ebeveynler…
Onlar bağırmaz. Gösteriş yapmaz. Slogan üretmez. Ama sessizce yapılması gerekeni yaparlar.
Bir toplumun gerçek gücü, uçların ne kadar yüksek sesle bağırdığıyla değil, makul çoğunluğun ne kadar istikrarlı çalıştığıyla ölçülür.
Ve seçim anı her zaman gelir.
O an geldiğinde mesele artık şudur:
Aklı olanlar, bilenler ve yapabilenler ne yapacak?
Daha da önemlisi:
Susmamayı mı seçecekler, yoksa geri çekilmeyi mi?
Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Toplumları kurtaranlar, en çok konuşanlar değil; doğru zamanda sorumluluk alanlardır.
Kolay olduğu için değil.
Popüler olduğu için değil.
Doğru olduğu için.