Ortadoğu’nun tozlu raflarından indirilen o eski ve karanlık "büyük oyun", bugünlerde sınır hattımızda ve dijital mecralarda yeniden sahneleniyor. ABD-İsrail ekseni ile İran arasındaki gerilim, yerel bir sürtüşmeyi çoktan aşarak; enerji hatlarını, ticaret rotalarını ve küresel güvenlik mimarisini sarsan bir hesaplaşmaya dönüştü. Bu tehlikeli satranç tahtasında Türkiye’nin bir "taraf" olarak ateşin içine çekilmek istenmesi, çok boyutlu bir kuşatma girişimine işaret ediyor.
Peki, bu kontrollü kaos planına karşı bizim "millî duruşumuz" ne olmalı? Hamasetin gürültüsüne mi kapılmalıyız, yoksa devlet aklının soğukkanlı gücüne mi güvenmeliyiz?
Türkiye, Ukrayna-Rusya savaşından bu yana uyguladığı "aktif tarafsızlık" ve "arabuluculuk" modelini bir diplomatik doktrin haline getirdi. Bugün de aynı feraset vaktidir. Birilerinin ideolojik ajandasıyla "hemen saf tutalım" demek, kurulan bölgesel tuzağa gönüllü yürümektir. Bizim safımız; ne vekâlet savaşlarının merkezi Tahran, ne de bölgeyi ateşe veren Tel Aviv’dir. Bizim safımız; sadece ve sadece Türkiye’nin bekâsı ve bölgesel istikrardır.
Küresel piyasalar artık sadece mermi sesine değil, sosyal medyadaki bir spekülasyona bile tepki veriyor. Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki lojistik riskler, petrol fiyatlarını kritik eşiklerin üzerine taşırken, enerji ithalatçısı ülkemiz için bu durum doğrudan bir maliyet enflasyonu demektir. Güvenli liman arayışındaki küresel sermayenin dalgalanması, ekonomi yönetimimizin "finansal savunma" hattını her zamankinden daha diri tutmasını zorunlu kılıyor. Bu süreçte ekonomiyi korumak, sınır namusunu korumak kadar hayatî bir cephedir.
Her bölgesel krizin Türkiye için iki büyük faturası oluyor: Yeni bir göç dalgası ve terör koridoru iştahı. İran üzerinden tetiklenebilecek olası bir hareketlilik, sadece demografik yapımızı değil, millî güvenliğimizi de hedef alabilir. Sınır hattımızda "önleyici diplomasiyi" fizîkî tedbirler ve yüksek teknolojiyle birleştirmek, kriz kapıya dayanmadan stratejiyi kurmak zorundayız.
Unutulmamalıdır ki: Dünya yanarken kahramanlık; sadece kılıç sallamak değil, o ateşe girmeden yangını kontrol altında tutabilme sanatıdır. Ateşe odun taşıyan değil, yangına müdahale eden ama kendi evini de bu alevlerden koruyan bir Türkiye, bölgenin tek umududur.
Gün; anlık heyecanlarla değil; akılla, ferâsetle ve sarsılmaz bir toplumsal bütünlükle hareket etme günüdür.
Cenâb-ı Hak; aziz milletimizi her türlü dâhili ve haricî fitneden muhâfaza eylesin, devletimizin ferasetini ve kudretini dâim kılsın. Bu kanlı satrançta masumların âhını dindirsin; ateş çemberi içinde kalan, zulme uğrayan ve yurdundan edilen tüm Müslüman kardeşlerimize selâmet ve sekînet ihsân eylesin. Mazlumun coğrafyası ne olursa olsun, bu haksız savaşların bir an evvel nihayete ermesini ve bölgemizin yeniden barışın, adaletin ve huzurun yurdu olmasını nasîp eylesin. Rabbim vatanımızı ve tüm İslâm âlemini bu karanlık günlerden esenlikle çıkarsın inşâallah. Âmîn.