Mithat GÜDÜ /Emekli İmam Hatip / Gazeteci -Yazar

Tarih: 05.02.2026 15:44

Tevhîdin Hakikâti ve Diyanet’in “Rutin” İmtihanı

Facebook Twitter Linked-in

* Rutin dindarlık ile hayatı inşâ eden tevhid bilinci arasındaki kritik fark!
* Şekil çoğalırken ruh neden zayıflıyor? Diyanet hizmetleri, tevhid merkezli bir dile ne kadar sahip?

Diyanet’in ve müftülüklerin sosyal medya akışlarına ya da camilerin ilan panolarına baktığımızda, muazzam bir mânevî hareketlilikle karşılaşıyoruz. Sabah namazı buluşmaları, hatim programları, Diyanet Gençlik merkezlerinde yürütülen sosyal faaliyetler, aile ve dini rehberlik bürolarının çalışmaları ve birbiri ardına düzenlenen hafızlık icazet merasimleri, sohbetler, vaazlar, hutbeler…
Sayı olarak bakıldığında ciddi bir emek, yoğun bir mesai ve görünür bir hareketlilik söz konusudur.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın merkezden en ücra taşra birimine kadar yürüttüğü bu hizmetler, inkâr edilemez bir emeğin ve samimi bir gayretin ürünüdür. Toplumun mânevî “şarj” noktaları olan bu etkinlikleri takdir etmemek, emeği görmezden gelmek olur.
Ancak bu kadar yoğun bir “faaliyet” trafiğine rağmen sormadan edemiyoruz: Neden toplumun ıslahında arzuladığımız o köklü dönüşümü gerçekleştiremiyoruz? Neden ifsâdın sesi, bunca ıslah gayretinden daha hızlı yankı buluyor?

Acaba biz Müslümanlar olarak rutin ibadetler ve programlarla “oyalanıyor” muyuz?
Yapılan bunca faaliyet, “Dostlar alışverişte görsün” ya da “Elimizden geleni yaptık” tesellisiyle vicdanları rahatlatma aracına mı dönüşüyor?

Dürüstçe soralım:
Acaba biz Müslümanlar olarak, rutin ibadetler ve tekrar eden programlarla meşgul olurken, dînin asıl omurgasını ihmal mi ediyoruz?

Dînin özü, şeklî ibadetlerden önce tevhid bilincidir. Tevhid; yalnızca “Allah vardır” demek değildir. Tevhid, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek olduğunu, eşi ve benzeri bulunmadığını kabul etmek; O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Tevhid; Allah’ın mutlak otoritesini hayatın tamamında kabul etmek demektir.
İslâm inancının özünü ve “Amentü”nün temelini oluşturan bu kavram, sadece dille söylenen bir söz değil, bir hayat nizamıdır.

Tevhîdin anahtarı olan Kelime-i Tevhid iki kısımdan oluşur:
* Nefiy (Reddetme): “Lâ ilâhe” diyerek Allah’ın dışındaki tüm sahte ilahları, putları, ideolojileri ve nefsin aşırı isteklerini otorite olmaktan çıkarmak.
* İspat (Onaylama): “İllallah” diyerek tek hakîki ilâhın yalnızca Allah olduğunu kalbe yerleştirmek.

Kısaca tevhid; parçalanmış bir hayat değil, siyasetiyle, ticaretiyle, ahlâkıyla ve ibadetiyle hayatın merkezine Allah’ın rızasını koyma bütünselliğidir.

Fıkhu’l-Vâkıa ve Hukukî Sınırların Ötesi

Burada karşımıza bir “olgu fıkhı” (fıkhu’l-vâkıa) çıkıyor. Kurumsal yapıların anayasal sınırları, hukukî tavanları ve siyaset üstü kalma zorunlulukları olduğu bir gerçektir. Günümüzde dînî bir hakikâti haykırmanın bile hukukî bir bedel ödemeyi gerektirdiği zorlu bir iklim hâlâ devam etmektedir. Lâkin bu zorluklar, tevhîdi yalnızca teorik bir düzleme hapsetmenin gerekçesi olmamalıdır. Tevhid, hukukî bir sınırın içine sığdırılamayacak kadar büyük bir ufuk çizgisidir. Eğer kurumsal sınırlamalar bizi sadece “dîni hatırlatan etkinliklere” mahkûm ediyorsa, bu durum imkânsızlıklar içinde imkân arama gayretimizi daha da derinleştirmelidir.

İbadetler Ama Ne İçin?

Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler, kendi başına amaç değil; Müslümanı büyük bir sorumluluğa hazırlayan disiplin süreçleridir. Eğer bu süreçler bizi “hayatın tamamında Allah’ın otoritesini kabul etme” noktasına taşımıyorsa, ibadetleri sadece ritüellere indirgemiş oluruz.

Bugün camilerde şu soru ne kadar açık bir cevap buluyor: Allah’ın “yerlerin ve göklerin tek sahibi olması”, siyaset, ekonomi ve hukuk açısından ne anlama gelir? Bu soru siyasî bir polemik değil, îmanî bir referans noktasıdır. Kurumsal olarak her ne kadar tüm toplumsal yükün Diyanet’in omuzlarında olmadığı, Millî Eğitim’den aileye kadar kolektif bir sorumluluk paylaşıldığı söylense de; cami ve minber bu kolektif şuûrun “akort” merkezidir. Diğer kurumlar teknik bilgi verirken, Peygamber vârisleri “istikâmet” vermek zorundadır.

Kelime-i Tevhid: Bir Teslimiyet mi, Bir Slogan mı?

Diyanet camiamız, “Lâ ilâhe illallah” demenin, hayatın merkezine yerleştirilen temel bir ilke olduğunu ne kadar anlatabiliyor? Bu kutlu sözün yalnızca antik putları reddetmek değil; günümüzün seküler ideolojilerine ve nefsin hegemonyasına karşı Allah’ın mutlak otoritesini kabul etmek olduğunu cesaretle vurgulayabiliyor muyuz?

“Vehüve alâ kulli şey’in kadîr” (O, her şeye kâdirdir) âyetini kürsüde, mihrapta ve minberde okurken; Allah’ın yerlerin ve göklerin tek sahibi olmasının, kula kulluğu reddetmek anlamına geldiğini topluma yeterince hissettirebiliyor muyuz?

Eğer bir Müslüman namazında Allah’ın kulu, ticaretinde nefsinin kulu, sosyal hayatında ise seküler ideolojilerin takipçisi ise; orada tevhid inancı zedelenmiş demektir.

İbadetler: Amaç mı, Araç mı?

Sabah namazı buluşmaları, Kur’an-ı Kerîm’i güzel okuma ve hafızlık yarışmaları ya da sohbet, vaaz ve hutbeler; eğer Müslümana İslâm ve Kur’an şuuru kazandıran, tevhid bilincini diri ve dinç tutan birer eğitim süreci değilse, sadece estetik birer ritüele dönüşür.

Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar bütün peygamberlerin ortak misyonu, bireyleri sadece “iyi birer insan” yapmak değil; bâtıl inanç ve ideolojileri dönüştürmek ve Hakk’ı hâkim kılma mücadelesidir.
Peygamberlerin bu mücadelesi vurgulanmadıkça, ibadetleri yalnızca şekil şartlarına indirgersek, tevhîdi kökünden yanlış anlamış oluruz.

Diyanet’in kanunla belirlenmiş “toplumu din konusunda aydınlatma” görevi, tam da bu noktada düğümlenmektedir.

Kuşkusuz “Allah herkesi gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutar” (Bakara, 286). Ancak bu ilâhî beyan, bir “ruhsat” olduğu kadar; elimizdeki tüm imkânları —ne kadar kısıtlı olursa olsun— hakikâti her yönüyle anlatmak için seferber etme mükellefiyetidir. Tevhid bilincini siyasallaştırmadan bir “ahlâk ve adalet nizamı” olarak sunmak, toplumsal bir inkılâbın ilk kıvılcımıdır.

​Nebevî Metot: Bugün Rasulullah Aramızda Olsaydı?

​Burada durup sormamız gereken can alıcı bir soru var: Eğer bugün Peygamber Efendimiz (s.a.v.) aramızda olsaydı, modern dünyanın bu devasa karmaşasında İslâm’ı nasıl tebliğ eder, tevhid toplumunu nasıl inşâ ederdi?

​Onun (s.a.v.) tebliğ usulüne baktığımızda, karşımıza çıkan ilk gerçek şudur: O, sadece camiye/mescide hapsolmuş bir din anlatıcısı değil, hayatın tam kalbinde bir inşâ ediciydi.

​Teknolojiyi "Hakikâtin Hizmetine" Sunardı

Rasûlullah (s.a.v.) döneminde iletişim araçları neyse (ukâz panayırları, yüksek tepelerden sesleniş, mektuplar), o günün en ileri imkânlarını sonuna kadar kullanmıştı. Bugün aramızda olsaydı; sosyal medyayı bir "görüntü verme" alanı değil, bir "gönül kurma" mecrası olarak kullanırdı. Algoritmaların insanı tüketime ittiği bir çağda, o dijital dünyayı "hikmet ve hakikât" ile kuşatırdı. Yapay zekâdan sosyal ağlara kadar her teknik imkânı, tevhîdi sadece bir bilgi olarak değil, bir "yaşam alternatifi" olarak sunmak için seferber ederdi.

​Şekilden Şuûra Bir Köprü Kurardı

O, asla "sayıların" ve "istatistiklerin" peygamberi olmadı. Mekke’de sayıca az ama nitelikçe çelik gibi bir "Darü’l-Erkâm" nesli yetiştirdi. Bugün olsaydı, binlerce kişinin katıldığı ama hayatın değişmediği salon programlarından ziyade; dokunduğu her insanın hayatında bir inkılap yapan, ticaret ahlâkını değiştiren, adalet duygusunu tazeleyen "yaşayan tevhid kaleleri" inşâ ederdi.

​Kula Kulluğu Yıkardı

O günün Lat, Menat ve Uzza’sı neyse; bugünün sınırsız tüketim hırsı, seküler kutsalları ve dijital bağımlılıkları da odur. Efendimiz (s.a.v.), tebliği sadece namazın rükünlerine indirgemez; faize dayalı ekonomik sömürüyü, modern köleliği ve insanın insana tahakkümünü "Lâ ilâhe illallah" kılıcıyla kökten reddederdi. O’nun tebliği, bugünün insanına sadece "huzur" değil, aynı zamanda haksızlığa karşı "direniş" aşılardı.

​Cami ile Hayatı Birleştirirdi

Onun rehberliğinde cami, sadece "namaz kılınıp çıkılan bir mekân" değil; ekonominin konuşulduğu, adaletin dağıtıldığı, gençlerin dertlerinin çözüldüğü ve devletin ahlâk temellerinin atıldığı bir "hayat merkezi" olurdu. Diyanet’in rutin faaliyetlerini, toplumun tüm katmanlarını tevhid ekseninde dönüştüren birer "mektebe" çevirirdi.

​Kısacası; Rasulullah (s.a.v.) bugün aramızda olsaydı, dîni bir "kültürel etkinlik" olmaktan çıkarıp, yeniden "hayatın tek belirleyicisi" hâline getirirdi. O, imkânların çokluğuna değil, îmanın netliğine odaklanırdı.

Netice-i Kelâm

Müslüman, din ile dünyayı birbirinden ayıran seküler bakış açısına karşı; dînin hayatın tüm alanlarında hâkim olması gerektiğini savunan, bu uğurda nebevî mîrası omuzlayan kişidir. Eğer bugün tevhid inancı, zihinsel bir tasdikten çıkarılıp tıpkı Asr-ı Saadet’teki gibi bir yaşam nizamı olarak anlatılırsa, işte o zaman kurumsal misyon gerçek karşılığını bulur.

Bu kutsal görev; kimseyi memnun etme, kimseyi ürkütmeme veya batıl düşünce ve ideolojilerle çatışmama kaygısıyla daraltılamaz. Çünkü tevhid, doğası gereği bâtıl olan her şeye bir meydan okumadır.

Eğer biz teknolojiyi, sosyal medyayı ve kurumsal imkânlarımızı sadece "etkinlik duyurusu" için değil, zihinlerin fethi ve tevhidin inşâsı için kullanmaya başlarsak; o zaman cami içindeki huzurumuz, cami dışındaki dünyaya da nizam verecektir. Tevhid inancı insanların zihninde kökleşip "emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker" sorumluluğuna dönüştüğünde;
gerçekleştirilen her etkinlik bir kıvılcıma, îrâd edilen her hutbe ve vaaz ise birer diriliş muştusuna dönüşecektir.

Aksi takdirde, en ileri teknolojik imkânlarla en kalabalık organizasyonları yapsak bile; cami dışındaki dünya; nefsin, hevâ ve heveslerin, insanı ilahlaştıran seküler sistemlerin pençesinde savrulmaya devam edecektir.

Bugün mesele şudur: İmkânımız da vardır, faaliyetimiz de çoktur. Ancak bu imkânları, Rasûlullah’ın (s.a.v.) metodunda olduğu gibi, hayatın merkezine Allah’ın mutlak otoritesini yerleştiren bir dil ve şuur ile taçlandırmadıkça, attığımız her adım sadece birer "rutin" olarak kalacaktır.

Soru basittir, cevabı ağırdır:
Biz insanlara dîni mi anlatıyoruz, yoksa dîni hatırlatan etkinlikler mi yapıyoruz?

Vakit; şekli öze, faaliyeti hakikâte, kurumsal rutini ise nebevî bir inkılâba tahvîl etme vaktidir.

Mithat Güdü


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —