Körlük… Bir eksikliktir. Bir mazereti vardır kör olanın. Kör olan görmez; görmediği için aldanabilir, yanılabilir, yanlış değerlendirebilir. Hakikati ıskalayabilir. Körlük, eksiklik olduğu kadar da talihsizliktir. Ama nankörlük öyle mi? Hayır… Nankörlük, bir karakter bozukluğudur. Ahlaki bir çöküştür. Körlük gözle ilgilidir; nankörlük vicdanla.
Bir bakın tarihe… Bu millet nice yokluklardan geçti. Nice güçlüklere göğüs gerdi. Ezan susturulmak istendi, susturtmadı. Bayrak indirilmek istendi, indirtmedi. Kanı pahasına direndi. İmkânsızlıklar içinde savaştı… Ve sonra bir devlet kurdu: Türkiye Cumhuriyeti.
Bu cumhuriyeti yaşatmak için canla başla çalıştı. Geleceğe umut oldu, yarınlara ışık tuttu. İnsanlarını kadın erkek fark etmeksizin eşit yurttaş olarak gördü. Onlar, daha iyi şartlarda insanca yaşasın diye okullar açtı, üniversiteler kurdu. Yollar yaptı, hastaneler inşa etti, fabrikalar kurdu. Köydeki çocuğunu alıp yatılı okullarda okuttu. Öğretmen yaptı, doktor yaptı, mühendis yaptı, akademisyen yaptı. Bu devlet, evlatlarını bulunduğu yerden aldı; onlara makam verdi, mevki sahibi yaptı. Özgür yaşamasını sağladı, özgür yaşatmayı da bir ilke haline getirdi.
Peki, sonra ne oldu? Devleti bir şekilde ele geçiren bir takım kişiler, cumhuriyetin sunduğu imkânları kendi çıkarları için kullanmaya başladı. Ettikleri yeminleri unuttular. Halkın onayladığı anayasayı yok saymayı marifet adettiler. Devletin büyüklüğünü, kendilerine emanet edilen cumhuriyeti hiçe saydılar. Nankör oldular… Sadece yüz çevirmekle kalmadılar; yıprattılar, aşındırdılar devleti, hatta yok etmek için uğraştılar. Sattılar, savdılar, yağmaladılar.
Şimdi sormak gerekir: Böylelerine “nankör” demek hakaret midir? Bu ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içtikten sonra ona düşmanlık edenlere “alçak” demek suç mudur? Devletin imkânlarıyla yetişip sonra bu devleti aşağılayanlara “pislik” demek haksızlık mıdır? Bu milletin vergileriyle ayrıcalık elde edip sonra millete tepeden bakan yüzsüzlere karşı öfke duymak, yüzlerine tükürmek, yaptıkları iğrençlikleri dile getirmek yanlış mıdır? Bunlara kanı bozuk denmez de ne denir?
Atalarımız “beşer şaşar” demiştir. Doğrudur. İnsan hata yapar. Yanlış ideolojilere kapılıp yanlış yollara sapabilir. Dış etkiler altında kalabilir. Ama hiçbir gerekçe, insanın kendi değerlerine düşmanlık etmesini meşrulaştıramaz. Bir insan, kendisini var eden değerlere düşmanlık ediyorsa; kendisine sunulan nimetleri inkâr ediyorsa; ekmeğini yediği kapıyı tekmeliyorsa burada artık basit bir hata yoktur; derin bir ahlaki çöküş vardır.
Sağduyulu insanlara düşen görev bellidir: Sağduyulu insanların görevi nankörü alkışlamak değil, onu teşhir etmektir. Gerekirse toplumdan tecrit etmektir. İyilik bilmeyenden sadece sakınmak yetmez; ona karşı tavır almak da gerekir. Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşına bu hakkı vermiştir. Seçme hakkı… Ayıklama hakkı… Toplumu zehirleyen, güveni yok eden, devletin imkânlarını kişisel çıkarları için kullanan bu zihniyetin karşısında durma hakkı…
Bugün bazı çevreler nankörlüğü “kazanılmış hak” diye pazarlıyor. Millete düşmanlığı “aydınlık” diye sunuyorlar. Devletin gücünü arkasına alan bu sapkınlar, gören gözlere görme, işiten kulaklara duyma, sızlayan vicdanlara hissetme yasağı koymak istiyorlar. Ama unuttukları bir şey var: Bu millet yokluktan var olmayı bilen bir millettir ki tarih buna şahittir. O nedenle bu millet kendisini hor görenlere, kendisine tepeden bakanlara yeri ve zamanı geldiğinde öyle bir tokat vurur ki, o tokadın sesi gök kubbede yankılanır.
Körlük tedavi edilebilir… Ama nankörlük? Eğer bir insanın vicdanı kararmışsa-ki en büyük karanlık budur-artık yapamayacağı kötülük yoktur. Gözünü kaybeden başkasının ışığıyla yürüyebilir; ama vicdanını kaybeden karanlığı aydınlık zanneder. Sadece kendisini değil, etrafındakileri de o karanlığa sürükler.
O nedenle nankörlere karşı uyanık olmak gerek. İnsan düştüğü yerden kalkar; ama düşürüldüğü karanlıktan çıkamazsa kaybolur. Milletlerin akıbetlerini de düştüğü yer değil, düşürüldüğü yerden kalkması belirler.
Hadi Önal/26 Mart 2026/ Elazığ