
Yıllarca o büyük kavgayı verdik. Meydanlarda, okul kapılarında, adliye koridorlarında ve vicdanlarda... "Başörtüsü özgürlüktür" dedik ve çok şükür o çetin imtihanın hukukî safhasını geride bıraktık. Kamuda, sokakta, her alanda başörtüsü artık bir "mesele" olmaktan çıktı. Ancak bugün dönüp aynaya baktığımızda, kazandığımız özgürlüğün rûhunu mu kaybettik diye sormadan edemiyorum.
Şu anki manzara, hani o kış gecelerinde üzerimize çektiğimiz ama bir türlü her yanımızı örtmeyen yetersiz bir battaniye misali... Aşağı çekiyoruz başımız açılıyor, yukarı çekiyoruz edep yerlerimiz açıkta kalıyor.
Başlar sımsıkı kapalı, tek bir tel saç görünmüyor; fakat aşağı tarafın hâli düşündürücü. Bir türlü o dengeli, o vakar dolu orta yolu bulamadık.
Sâhi, Biz Neyi Örtüyoruz?
Bugün sokaklarda karşılaştığımız tablo şu: Başörtüsünün altına çekilen daracık pantolonlar, vücut hatlarını birer birer ilan eden kesimler, adeta "ben buradayım" diyen bir siluet... Üzülerek söylemek gerekir ki; vücut hatları tamamen ortada bir haldeyken sadece başı örtmekle tesettürlü olduğunu zannetmek bir yanılgıdır.
Nûr Sûresi 31. âyette Rabbimiz, mümin kadınlara "ziynetlerini (süslerini) açığa vurmamalarını" ve "başörtülerini yakalarının üzerine kadar salmalarını" emreder. Bu emir, sadece saçın gizlenmesini değil, boyun ve göğüs bölgesini de içine alan bir koruma kalkanını, kadının câzibesini teşhir etmemesini hedefler. Oysa bugünün modern tesettür anlayışında, baş örtülü olsa da yüzdeki ağır makyajlar, boyalı ve cilalı çehreler, âyetteki "ziyneti gizleme" rûhuna âdetâ meydan okuyor.
Görünür Olma Tutkusu ve "Câzibeli" Örtünme
Burada acı bir ironiyle karşı karşıyayız: Bazen tepeden tırnağa kapalı bir hanımefendi; giydiği süslü püslü, cafcaflı, dikkat çekici renkler ve ince kumaşlarla, açık bir hanımdan çok daha fazla ilgi çekebiliyor. Tesettürün asıl gayesi "dikkatleri üzerine çekmemek" ve kadını bir seyirlik nesne olmaktan kurtarmak iken; günümüzde göze batan, parıltılı, şaşaalı süslemeler ve vücut hatlarını belli eden şekillerle örtü, amacının tam tersine hizmet eder hâle geldi
Bakışları üzerinden kaçırması gereken örtü, maalesef karşı cinsi daha çok tahrik eden bir vitrine dönüştü. Unutmamak gerekir ki; Ahzâb Sûresi 59. âyette belirtilen "dış elbiselerini (cilbablarını) üzerlerine almalarının" hikmeti, cinsel obje algısını kırmak, mümin kadın ile sorumsuz davranış arasına görünür bir sınır koymak, kadının kamusal alanda tanınmasını, saygınlığının korunmasını ve her türlü eziyetten uzak tutulmasını amaçlayan sosyal ve ahlâkî bir tedbirdir. Eğer örtü incitilmeyi engelleyeceğine, bakışları üzerine hapsediyorsa orada "tesettür" değil, "teşhir" vardır.
Vitrin ile Vicdan Arasında Bir Savaş
Bu meselenin sadece bir kumaş parçası olmadığını biliyoruz. Sorun, modern dünyanın "görünür olma" tutkusu ile İslâm’ın "mahremiyet" kalesi arasındaki o görünmez savaşta gizli. Bugün dünya, "görünmüyorsan yoksun" diyen bir imaj imparatorluğu tarafından yönetiliyor. Sosyal medya platformları bizi sürekli kendimizi sergilemeye, en güzel açımızı bulmaya ve beğeni toplamaya zorluyor. Bu "teşhir kültürü", ne yazık ki tesettür anlayışımızı da dönüştürdü.
Eskiden tesettür, kadını bakışların odağından çekip ona huzurlu bir mahremiyet alanı açarken; şimdilerde "tesettür modası" adı altında kadını daha fazla ilgi odağı hâline getiren, renklerin ve hatların yarıştığı bir podyuma dönüştü. Hem örtülü olmak hem de tüm bakışları üzerine toplamak... İşte denge burada bozuluyor. Bu iki uç, aynı kalpte huzurla barınamaz.
Öznenin Nesneleşmesine Hayır Demek
Modern dünya kadını bir tüketim nesnesi olarak görür. Tesettür ise kadına "Ben vücudumla değil, fikrimle, rûhumla ve şahsiyetimle buradayım" dedirten bir duruştur. Eğer kıyafetimiz bizi yeniden bir "nesne" haline getiriyorsa, orada tesettür bitmiş, moda başlamış demektir.
Kendimize Gelme Vakti: Bir Nasihat
Nasihatim şudur ki; bir ibadeti şeklen yerine getirmek yetmez, o ibadetin rûhuna, edebine ve asâletine de talip olmak gerekir.
Dengeyi Kurun: Başörtüsünü onurla, kıyafetinizin geri kalanını da bu onura uygun seçin.
Estetik ile Edep Arasındaki Çizgi
İslâm estetiği dışlamaz; aksine temizliği ve şıklığı öğütler. Ancak bu şıklık, başkalarını tahrik eden veya vücut hatlarını ilan eden bir "sergileme" değil, vakur bir "zarâfet" olmalıdır. Pantolon giyilecekse bile üzerine uzun ve geniş bir tunik eklemek bu kadar mı zor?
Tesettür, sadece dışarıya karşı giyilen bir zırh değil, içeride hissedilen bir hayâ duygusudur. Kalpte hayâ yoksa, kumaş ne kadar kalın olursa olsun ruh çıplak kalır. Kalpte hayâ varsa, o hayâ zaten ele, ayağa ve giyime sirâyet eder.
Sosyal medyanın dayattığı "tesettür modası" adı altındaki dar kalıplar, bizi bizden alıp götürüyor. Bizim ölçümüz podyumlar değil, kadîm ahlâkımızdır.
Kardeşlerim, gelin kendimizi kandırmayalım. Başörtüsünü bir "aksesuar" veya "yarım kalmış bir vazife" haline getirmeyelim. Zamanın rûhu sizi kuşatmış olabilir. Ekranlar, vitrinler ve fenomenler size "böyle de olur" diyebilir. Ama unutmayın; asıl özgürlük akıntıya kapılmak değil, kendi değerlerinle akıntıya karşı durabilmektir.
Modern dünya bize "bak bana" der, İslâm ise "bakışlarını koru" der. Bu ikisi arasındaki dengeyi kuracak olan yegâne güç, takvâdır.
Örtünmek; inançtır, samimiyettir ve 'Ben Allah’ın sınırlarına riayet ediyorum' demenin en zarif yoludur.
Eğer bir örtü bizi muhâfaza etmiyorsa, biz o örtüyü sadece taşımış oluruz, yaşamış değil.
Gelin, örtümüzü sadece başımızda değil; karakterimizde, yürüyüşümüzde ve tüm hayatımızda taşıyalım. Çünkü tesettür bir bütündür; baştan ayağa bir kimliktir. Gerçek tesettür, bakışları bedene hapseden değil, zihni rûha yönelten bir vakardır. Bu duruşu; dar kalıpların, boyalı yüzlerin ve teşhirin gölgesinde bırakmayalım.