Av yasağının yürürlükte olduğu bir dönemde bir balıkçı denize açılır. Oltasını atar, ağını salar ve balık toplamaya başlar. Bir süre sonra denetim ekipleri gelir ve onu yakalar. Görevliler sorar:
“Av yasağının olduğunu bilmiyor musun?”
Balıkçı sakin bir şekilde cevap verir:
“Ben biliyorum… ama siz gelin de bunu balıklara anlatın. Onlar bilmiyor ki gelip oltaya takılıyorlar.”
Bu küçük hikâye aslında sadece bir balıkçı fıkrası değildir. Bazen bir ülkenin siyasal düzenini anlatabilecek kadar güçlü bir metafor taşır.
Türkiye’nin siyasal denizine bakıldığında da buna benzer bir manzara görülür.
Yirmi Beş Yıllık Aynı Deniz
Bu ülkede yaklaşık çeyrek asırdır seçimler yapılmaktadır. Sandıklar kurulmakta, meydanlar dolmakta, siyasetçiler değişim vaatleri vermektedir.
Bir tarafta uzun yıllardır iktidarı elinde tutan güçlü bir siyasi yapı vardır.
Diğer tarafta ise yine uzun yıllardır muhalefet görevini sürdüren bir siyasi blok bulunmaktadır.
Fakat büyük resme bakıldığında siyasal denizin haritası çok fazla değişmez.
Denizin büyük bir bölümü iktidarın avlanma alanıdır.
Denizin daha küçük bir bölümü ise muhalefetin avlanma sahasıdır.
Her iki tarafta da oltalar denize bırakılır.
Her iki tarafta da balıklar beklenir.
Ve balıklar çoğu zaman aynı oltalara doğru yüzmeye devam eder.
Oltaların Adı: Gündem
Siyasette oltanın adı çoğu zaman gündemdir.
Bir tartışma ortaya atılır.
Bir polemik başlatılır.
Bir siyasi figür üzerinden günlerce konuşulur.
Son yıllarda ise bu gündemlerin niteliği daha da dikkat çekici hale gelmiştir.
Bir gün İmralı’daki mahkûmun mektubu konuşulur.
Bir başka gün Silivri’deki mahkûmun mesajları tartışılır.
Günlerce bu mektupların satır araları yorumlanır.
Televizyon ekranları bu tartışmalarla dolar.
Siyasetçiler konuşur, yorumcular konuşur, sosyal medya aynı tartışmayı büyütür.
Ve bir süre sonra ülkede sanki başka hiçbir mesele yokmuş gibi bir atmosfer oluşur.
Görmezden Gelinen Gerçekler
Oysa Türkiye’nin konuşması gereken çok daha ağır meseleleri vardır.
Ekonomi uzun süredir ciddi bir baskı altındadır.
Geniş halk kesimleri sistematik bir fakirleşme sürecinin içindedir.
Gelir dağılımındaki adaletsizlik her geçen yıl daha görünür hale gelmektedir.
Bir tarafta servet hızla büyürken, diğer tarafta geniş kitleler temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır.
Gençler geleceğe dair umutlarını kaybetmeye başlamaktadır.
Eğitim sistemi yıllardır köklü bir reform beklemektedir.
Tarımda üretim maliyetleri üreticiyi zorlamaktadır.
Sanayi küresel rekabet içinde dönüşüm ihtiyacı yaşamaktadır.
Bunların yanında bir başka kritik mesele daha vardır:
Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı.
Bir ülkede hukuk sistemi güçlü değilse yatırım da güven de toplumsal barış da zayıflar.
Adalet duygusu zedelendiğinde toplumun devlete olan güveni sarsılır.
Ama bütün bu hayati meseleler çoğu zaman siyasal gündemin gürültüsü içinde geri planda kalır.
Balıkçıların Önceliği
Denizdeki balıkçıların önceliği çoğu zaman denizin sağlığı değildir.
Onların önceliği balıkları oltaya çekmektir.
Siyasette de çoğu zaman benzer bir durum görülür.
Uzun vadeli çözüm üretmek zor bir iştir.
Ama gündem üretmek daha kolaydır.
Bir tartışma ortaya atılır.
Balıkların dikkati o yöne çekilir.
Ve balıklar yine oltaya doğru yüzmeye başlar.
Balıkların Alışkanlığı
Bu düzenin devam etmesini sağlayan en önemli unsur balıkların alışkanlığıdır.
Bir grup balık yıllardır aynı oltaya gider.
Başka bir grup balık ise yıllardır diğer oltaya gider.
Her seçimde değişim konuşulur.
Ama sonuçlar çoğu zaman aynı dengeleri üretir.
Büyük deniz yine aynı balıkçıda kalır.
Küçük deniz yine diğer balıkçının olur.
Ve siyasal döngü devam eder.
Sorunun Kökeni
Asıl mesele yalnızca iktidar değildir.
Asıl mesele yalnızca muhalefet de değildir.
Sorunun kökü daha derindedir.
Sorunun kökü zihniyettedir.
Siyaseti sadece taraf tutma alanı olarak gören bir anlayış değişmeden gerçek bir dönüşüm mümkün değildir.
Bir taraf “ne olursa olsun bizimkiler” diyorsa…
Diğer taraf da aynı refleksi gösteriyorsa…
O zaman siyaset bir çözüm yarışından çıkar ve bir kimlik yarışına dönüşür.
Ve ülkenin gerçek sorunları geri planda kalır.
Sandığın Gerçek Gücü
Sandık demokrasinin en güçlü aracıdır.
Ama sandık tek başına mucize yaratmaz.
Sandık yalnızca toplumun tercihlerini sayar.
Eğer tercihler alışkanlıkla yapılırsa sonuçlar da alışkanlıkla oluşur.
Gerçek değişim sandık günü başlamaz.
Gerçek değişim sandıktan önce başlar.
İnsanların düşünme biçimi değiştiğinde sandığın dili de değişir.
Köklü Zihniyet Değişimi
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca yeni siyasi sloganlar değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı köklü bir zihniyet değişimidir.
Siyaseti sadece iki kutup arasında sıkışmış bir alan olarak görmekten vazgeçmek gerekir.
Çünkü gerçek değişim yalnızca iktidarın değişmesi değildir.
Gerçek değişim muhalefetin de kendini değiştirmesidir.
Ama daha önemlisi toplumun siyasetle kurduğu ilişkinin değişmesidir.
Seçmen şu soruyu sormaya başladığında değişim başlar:
Ben gerçekten ülkenin geleceğini düşünen bir siyasal düzen mi istiyorum?
Yoksa yalnızca alışkanlıklarımın devam ettiği bir düzeni mi sürdürüyorum?
Son Söz
Türkiye’nin siyasal denizi uzun yıllardır aynı balıkçılarla dolu.
Oltalar değişiyor gibi görünse de yöntemler çoğu zaman aynıdır.
Bir gün bir mektup konuşulur.
Bir gün başka bir tartışma.
Ama ülkenin gerçek meseleleri çoğu zaman geri planda kalır.
Oysa bu döngüden çıkmanın tek yolu vardır:
Köklü bir zihniyet değişimi.
Ne yalnızca iktidarın değişmesi…
Ne yalnızca muhalefetin güçlenmesi…
Gerçek değişim toplumun düşünme biçimi değiştiğinde başlar.
Balıklar oltayı tanıdığı gün denizin düzeni değişir.
Ve o gün geldiğinde siyaset ilk kez gerçekten ülkenin sorunlarını çözmek zorunda kalır.
Necat KACAN
Eğitimci Araştırmacı Yazar