Menü Global Bakış
Alparslan Aydın / Yazarsam, okur musunuz?

Alparslan Aydın / Yazarsam, okur musunuz?

Tarih: 30.03.2026 06:05

OKU, YARADAN RABBİMİN ADIYLA…

Facebook Twitter Linked-in

OKU, YARADAN RABBİMİN ADIYLA…

Merhaba Kıymetli Okuyucular, yeni bir heyecana bismillah diyelim dedik. “Yazarsam Okur musunuz?” diyerek karşınıza çıkma cüreti gösterdik. Kelamımızı güzel tutmaya gayret edeceğiz nasip olursa. Bir kusur edersek şimdiden affola deyip yazımıza Bismillah ile başlayalım müsaadeniz olursa.

Yüce Yaradan, Hz. Muhammed’i (SAV)  Hira Mağarası’nda peygamberlikle vazifelendirip, son ve tek din İslam’la şereflendirirken ve ilk ayeti, ilk emriyle buluşturduğunda ne diye seslenmişti kuluna ve elçisine; bilmeyeniniz yoktur: “İkra.” Yani, oku. Hem de daha önce hiç okumamış birine… Bu İlahi emir tabiî ki sadece Hz. Peygamber’e değil onun peygamber olarak gönderildiği tüm insanlığa ilk ve çok açık bir emirdi aslında. 

O yüzden Allah’a kul, Hz. Peygamber’e ümmet olmayı kabul eden hepimiz için bir tercih değil, uymak zorunda olduğumuz bir emir aslında okumak. Çok okumak, sürekli okumak; kitap okumak, gazete okumak, dergi okumak…

Şimdi içinizden bu okumak, kitap, dergi okumak değil behey cahil diyenleriniz çıkacaktır, biliyorum. 

Biliyorum okumak dediğimiz hadise roman okumak değil, şiir okumak hiç değil ama ben bir edebiyat öğretmeni olarak olaya bu pencereden bakmak istedim sadece.

Şimdi sözün başına geri döneyim müsaadeniz var ise. 

Rabbim, ilk emri verirken habibine sadece oku demiyor, devamında “Yaradan Rabb’inin adıyla oku.” diye sesleniyor. Sadece okuma eylemi yok gördüğünüz üzere Yaradan’ın adıyla okumak var. Nedir Yaradan’ın adıyla okumak? Ruha faydalı olanı okumak, ilme faydası olanı, edebe faydalı olanı, insana, insanlığa faydalı olanı okumak. Yani sözün özü benim de bugün bahsetmeye çalışacağım unsur: nitelikli okumak.

Nitelikli okumak çok sayıda eser okumak değildir, saatlerce okumak hiç değil. Rakamlarla ilgisi yok nitelikli okumanın. Nitelikli okumak okuduktan sonra ruhunda, kalbinde, idrakinde, duygularında, fikirlerinde bir tat bırakmasıdır eserin. Seni yoldan çıkaran, değersizleştiren değil; yolunu bulduran, değerine değer katanı okumaktır aslında. Fikir ve ruh bahçeni zift kuyusuna, bataklık köşesine çeviriyorsa gül yerine balçık dolduruyorsa dimağını, okuduğun kitapların sayısı, okuduğun sürenin kaç saat olduğu bir anlam ifade eder mi acaba? 

            Hadisi Şerif’te ne buyuruyor Hz. Peygamber? "Allahümmeinnîe’ûzübikemin ‘ilmin la yenfe’u ve min kalbin lâ yahşe’u, ve min nefsin lâ teşbe’u ve minda’vetin lâ yüstecâbuleha."anlamı:"Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan sana sığınırım." (Müslim, Zikir 73) Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınıyor Hz. Peygamber. Kitap da bir ilim gözesidir, ilmin yeşerdiği tohumdur. O zaman fayda vermeyen kitaptan da Yaradan’a sığınmamız gerekmez mi? 

Sen de abarttın demeyin ben sadece basit bir düz mantık sundum. Okuduğum kitap bana fayda vermiyorsa beni ruhen, fikren beslemiyorsa zaman kaybı değil midir? Teşbihte hata olmaz derler bana faydası olmayan kitap karnım aç iken ay çekirdeği yemeye, susuzluktan ölüyorken gazlı içecek içmeye benzer, fayda beklerken tam tersi bünyeye zarar verir, hasar aldırırım.

Geleyim durumun bir başka boyutuna. Biz millet olarak okumaya meyilli bir toplum olmamakla yaftalandık hep. Kısmen doğru idi belki ama şu an kitap satış istatistiklerine, çıkan kitap sayılarına, açılan kitap fuarlarına bakınca hiç azımsanmayacak sayıda kitap okunduğu aşikâr. Peki bu kitaplar özellikle genç dimağların ruhuna, fikrine ne katmakta, ne fayda vermekte sorusunun cevabı zannımca biraz düşündürücü. Hele genç neslin elinden düşürmediği, hayranı olduğu –hayranlık burada biraz hafif kalıyor- yazarlara, kitaplara bakınca durumun ne kadar vahim olduğunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Evet, gençler bir günde yüzlerce sayfa kitap okuyor, evet ellerinden kitaplar düşmüyor ama sonuç: kaybedilen zaman, karıştırılmış zihinler, boş yere yorulmuş gözler, kirletilmiş duygular, kavramlar…  Çünkü o ellerde Ahmet Hamdiler yok, o eller Necip Fazılların kitaplarına uzanmıyor, o gözler Cemil Meriçleri görmüyor,  Arif Nihat Asyalar, Yavuz Bülentler için yorulmuyor. Bizim edebiyatımız bin yıllık bir çiçek bahçesi. Bu bahçeye asırlar boyu binlerce farklı renkte, farklı kokuda çiçek geldi, kokusunu, güzelliğini, rengini bıraktı. Yıllarca o çiçeklerden öz alan genç nesiller birbirinden lezzetli ballar üretirken şu an pırıl pırıl genç arıların bu çiçeklerden, bu bahçeden habersiz; dikenlerden, ayrık otlarından, sarmaşıklardan öz alıp bal yapmasını beklemek en hafif tabirle aymazlık, ağır ifadeyle vebal değil de nedir? 

Biz gencecik gönüllere aşkı Fuzuli ile teslimiyeti Hacı Bektaş’la, sevgiyi Yunus Emre ile öğretemiyorsak; gurbeti Emrah’la, yiğitliği Köroğlu’yla, dik durmayı Nef’i ile hissettiremiyorsak, İstiklâl’in şairi Akif dedelerinin yaktığı cesaret ve istiklalin ateşiyle yüreklerini ısıtamıyorsak ve Nurettin Topçu, Cemil Meriç’in tefekkür ışığıyla yollarını aydınlatamıyorsak o genç beyinlerin nitelikli okuduğunu, okumadan fayda aldığını söyleyebilir miyiz? Atası Oğuz Kağan’dan bihaber bırakmış, Dedesi Korkut Ata’nın öğütlerini fikrinin bir köşesine ulaştıramamışsak satırların, kitapların arasından; o delikanlıya, hanım kıza yanlış yollarda, yanlış bahçelerdesiniz diye sitemde bulunmak, onları suçlamak haddimiz mi? 

O yüzden diyorum ki arılarımızı telef etmememiz, edebiyat bahçemizin, bahçemizdeki envaiçeşit çiçeğimizin kuruyup gitmesine, ayrık otları, dikenlerin altında görünmez kalmasına müsaade etmememiz ve gençlerimizin çokça ama nitelikli okumasını, Yaradan Rabbinin adıyla okumasını sağlamamız boynumuzun borcu, vatani görevimiz ve bir nevi cihadımızdır. Vesselam…


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —