Müslüman zihniyetinin en büyük sınavı, seccâde üzerindeki teslîmiyeti ile sokağa çıktığındaki tercihlerinin birbirine ne kadar benzediğidir.
Her gün beş vakit namazda, sünnetlerle birlikte tam 40 kez aynı kapıyı çalıyor ve aynı yakarışta bulunuyoruz:
"Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazâba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!" (Fâtihâ Sûresi, 6-7).
Peki, namaz bitip selâm verdiğimizde ne oluyor? Sağa ve sola selâm verirken aslında kime söz veriyoruz ve kime vedâ ediyoruz?
Fâtihâ’nın Sınır Hattı ve "Mağdub" Kavramı
Tefsir kaynaklarımızda, Fâtihâ sûresinin son âyetindeki "gazâba uğrayanlar" (el-mağdubi aleyhim) ifadesinin Yahudileri, "sapmışlar" (ed-dâllîn) ifadesinin ise Hristiyanları işaret ettiği belirtilir.
Müslüman bu âyetleri okuyarak Allah’tan; kendisini peygamberlerin, sıddıkların ve salihlerin gittiği doğru yola ulaştırmasını diler. Aynı zamanda Yahudiler gibi gazâba uğramaktan, Hristiyanlar gibi yoldan sapmaktan korunmayı ve hak yolda sabit kalmayı talep eder.
Namazda Allah’a "Beni onların yoluna saptırma!" diye yalvarıp namazdan çıkar çıkmaz giyim kuşamdan yemeye içmeye, alışveriş ve ticaretten ekonomi, hukuk, siyaset ve sosyal ilişkilere kadar her alanda Batı’nın (Yahudi ve Hristiyan medeniyetinin) kodlarını taklit etmek bir "istikâmet" krizidir.
Günde 40 defa "Yâ Rabbi, beni sakın Yahudilerin ve Hristiyanların yoluna saptırma!" diye duâ edip namazdan sonra onları taklit etmek nasıl bir Müslümanlık anlayışıdır? Namazda Allah’a ne söz veriyoruz, selâm verdikten sonra ne yapıyoruz? Bu tezat; Müslümanın seccâde üzerindeki teslîmiyeti ile cami kapısından çıktığındaki tercihleri arasındaki uçurumu gösteren bir aynadır. Namazda Allah’a ne söz verdiğimizi, selâm verdikten sonra bir kez daha düşünmeliyiz.
"Karış Karış İzleyeceksiniz..."
Resûlullah (sav), yüzyıllar öncesinden bu tehlikeyi şu çarpıcı hadisle haber vermişti:
"Sizler kendinizden öncekilerin yollarını karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girseler, siz de peşlerinden gireceksiniz."
Sahabe sorar: "Ya Resûlallah, bunlar Yahudi ve Hristiyanlar mı?"
Efendimiz cevap verir: "Ya başka kim olacak?" (Buhari, Müslim).
Bugün Müslüman coğrafyasında yaşadığımız "kimliksizleşme", tam olarak bu kertenkele deliği metaforudur. Batı’nın teknolojisini, sanayisini ve fennini alıp kendi değerlerimizle harmanlamak yerine; onların hayat tarzını, aile yapısını ve tüketim çılgınlığını "modernlik" sanarak kopyalamak, namazdaki duâmıza ihanet etmek değil midir?
Teknik mi, Kültür mü?
İslâm, "Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır" düsturuyla evrensel bilginin ve tekniğin peşindedir. Ancak teknik ile rûhu birbirinden ayıramadığımızda trajedi başlar.
* Teknik: Bir uçağın nasıl uçtuğudur.
* Kültür: O uçağın nereyi bombalayacağı veya o uçağın içindeki yolcunun hayata bakışıdır.
Bizler, Batı’nın laboratuvarındaki disiplini değil, ekranlardaki ahlâkî çöküntüsünü ithal ettik; adalet sistemindeki hızı değil, bireyselciliği benimsedik. Neticede, namaz kılan fakat hayat tarzıyla başkalarının çizdiği rotaya mahkûm, 'taklitçi' bir toplum haline geldik.
Sonuç: Selâm Verince Nereye Dönüyoruz?
Bakara Sûresi 120. âyetinde Rabbimiz bizi uyarır:
"Sen onların dinine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden asla razı olmazlar."
Bu âyet, bir Müslümanın başkalarına benzeyerek kabul görme çabasının beyhûde olduğunu açıkça ilan eder. Kendi köklerimizden ve değerlerimizden ödün vererek başkalarının rızasını kazanmaya çalışmak, nihayetinde bizi kendi hakikatimizden tamamen koparacaktır. Gerçek saygınlık, taklit ederek onlardan biri olmaya çalışmakta değil, İslâm’ın izzetini hayatın her alanında tavizsiz bir şekilde temsil edebilmektedir.
İlâhî uyarılar ışığında; okuduğumuz âyetler ve namazdaki 40 Fâtihâ hayatımıza yön vermiyorsa, cami kapısından çıktığımızda Batı’nın ürettiği kavramlarla düşünüyorsak, 'gazaba uğrayanların' örfüne, âdetine, modasına ve yaşam tarzına göbekten bağlıysak namazımız bir ibadetten ziyade bir alışkanlığa dönüşmüş demektir.
Artık karar vermeliyiz: Allah’a verdiğimiz sözün arkasında durup kendi medeniyetimizi mi inşâ edeceğiz, yoksa selâm verdikten sonra yine "kertenkele deliğine" mi koşacağız?
Mithat Güdü