1930’lu yıllar…
Genç Cumhuriyet, küllerinden doğmuş bir devlet olarak yalnızca sınırlarını değil, tarihini de yeniden tanımlamaya çalışıyor.
Bu dönemde sıra dışı bir konu gündeme geliyor: Mu Kıtası.
Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih ve dil çalışmalarına verdiği önem bilinir. Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi gibi girişimler, sadece akademik projeler değil; aynı zamanda zihinsel bağımsızlık hamleleriydi. Çünkü o yıllarda dünya, Avrupa merkezli bir tarih anlatısının etkisi altındaydı. Bazı milletler “medeniyet kurucu”, bazıları ise “göçebe ve tali unsur” olarak etiketleniyordu.
Atatürk bu çerçeveyi kırmak istiyordu.
Meksika’ya Gönderilen Bir Büyükelçi
1930’larda Meksika’ya atanan Tahsin Mayatepek’e verilen görev sıradan bir diplomatik misyon değildi. Mayatepek’ten, Maya Uygarlığı’nı incelemesi, dil ve kültür benzerliklerini araştırması istendi.
Gelen raporlarda bazı kelime ve sembol benzerliklerinden söz ediliyordu. Aynı dönemde James Churchward’ın ortaya attığı Mu teorisi, Pasifik’te batmış kadim bir kıtadan ve insanlığın oradan dünyaya yayıldığından bahsediyordu.
Eğer bu doğruysa, tarih yeniden yazılacaktı.
Türklerin kökeni Orta Asya ile sınırlı değil, çok daha eski bir merkezle bağlantılı olabilirdi.
Bu iddia yalnızca romantik bir efsane değildi; medeniyetin kurucu unsurlarından biri olma iddiasıydı.
İnanç mı, Strateji mi?
Burada asıl sorulması gereken şu:
Atatürk Mu’ya “inandı” mı, yoksa onu “araştırmaya değer bir hipotez” olarak mı gördü?
Atatürk’ün entelektüel karakterine bakıldığında, ikinci ihtimal daha güçlü görünüyor. O, dogmatik değildi. Her iddiayı araştırmaya açan bir zihne sahipti. Bir hipotezi incelemek, ona iman etmek anlamına gelmez.
Mu teorisi bugün ana akım bilim dünyasında kabul görmüyor. Arkeoloji, genetik ve jeoloji alanındaki veriler böyle bir kıtanın varlığını desteklemiyor. Maya–Türkçe benzerliklerinin ise sistematik dilbilimsel kanıtlarla doğrulanmadığı biliniyor.
Ancak mesele sadece Mu’nun doğruluğu değildir.
Asıl Mesele: Zihinsel Egemenlik
Atatürk’ün yaptığı şey, Batı’nın yazdığı tarihi sorgulamaktı.
“Türkler medeniyete sonradan katılmıştır” tezine karşı alternatif üretmekti.
Yanlış yapma ihtimalini göze aldı ama araştırmaktan vazgeçmedi.
Bugün Mu’yu savunmak ya da alay konusu yapmak kolaydır. Zor olan, Atatürk’ün yöntemini anlamaktır:
* Sorgulamak
* Araştırmak
* Kendi tezini üretmek
* Bilimi merkeze koymak
Atatürkçülük slogan değil, metodolojidir.
Peki Bugün Ne Yapıyoruz?
Eğer Mu bir efsaneyse, bunu bilimle ortaya koymak gerekir.
Eğer tarihte kültürel etkileşimlere dair yeni bulgular varsa, yine bilimle konuşmak gerekir.
Gerçek Atatürkçülük:
* Karşılaştırmalı dilbilim çalışmaları yapmak,
* Genetik tarih araştırmalarını desteklemek,
* Arkeolojik verileri ideolojiden arındırmak,
* Uluslararası akademik tartışmalara güçlü katılım sağlamak demektir.
Mu meselesi belki kapanmıştır.
Ama zihinsel bağımsızlık meselesi hâlâ açıktır.
Son soru şudur:
Biz Atatürk’ün vardığı sonuçları mı savunuyoruz, yoksa onun yürüdüğü yolu mu?
Çünkü o yol, slogan değil cesaret ister.