Erkan İkis

Tarih: 14.02.2026 04:14

Mehmet Rıfat Börekçi: Bir Fetvanın Yazdığı Tarih

Facebook Twitter Linked-in

Tarih 16 Nisan 1336 (1920).
İstanbul işgal altında. Payitaht suskun. Saray baskı altında. Anadolu ise kaynıyor…
Bir millet ya teslim olacak ya da ayağa kalkacak.
Tam o günlerde Ankara’da bir fetva kaleme alınıyor.
Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi soruya cevap veriyor:
“Bu şekilde cihat edip dini görevlerini yerine getiren Müslümanlara karşı silah kullanıp adam öldüren kişiler en büyük günahı işlemiş ve fesat çıkarmış olurlar mı?”
Cevap:
“Allah en iyisini bilir. OLURLAR.”
Bu tek kelime, dönemin bütün siyasi dengelerini sarsacak güçtedir.
Çünkü bu fetva şunu ilan etmektedir:
– Dinen öldürülmesi gerekmeyen bir sebeple zulmen öldürülen Müslüman şehittir.
– Zımmi de haksız yere öldürülürse maktul şehittir.
– Fitne adam öldürmekten daha kötüdür.
– Zorlama ile verilen hükme uyulmaz; zira “Zorlama rızayı yok eder.”
Bu sadece bir ilmî değerlendirme değildir.
Bu, işgale karşı direnişi dinen meşru ilan eden bir belgedir.
İstanbul ve Ankara: İki Ayrı Yol
Aynı günlerde İstanbul’da farklı bir fetva çizgisi vardır. Kuva-yı Milliye’yi “asi” ilan eden, direnişi “fesat” olarak niteleyen hükümler yayımlanmaktadır. Bu yaklaşımın en belirgin isimlerinden biri dönemin Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’dir.
Bir tarafta işgale karşı direnişi savunan bir fetva,
diğer tarafta direnişi bastırmayı dinî gerekçe haline getiren bir anlayış…
Bu bir askerî cepheleşme değil yalnızca; bir vicdan ayrışmasıdır.
Din, işgalin gölgesinde mi kalacaktır?
Yoksa milletin iradesinin yanında mı duracaktır?
Bedeli Olan Bir Duruş
Mehmet Rıfat Efendi görevden alındı.
24 Nisan 1920’de padişah iradesiyle işten el çektirildi.
Ancak Ankara’daki Milli Hükümet onu görevde tuttu.
İstanbul Hükümeti daha da ileri giderek, onu “Kuva-yı Milliye fesadının teşvikçisi” olmakla suçladı. I. Örf-i Divan-ı Harbi tarafından idama mahkûm edildi.
Bu karar, bir âlime değil; bir duruşa verilmişti.
Ama tarih bazen mahkeme salonlarında değil, milletin hafızasında yazılır.
Meclis’te ve Cumhuriyet’te
23 Nisan 1920’de açılan TBMM’nin I. Dönemi’ne Menteşe (Muğla) mebusu olarak girdi.
5 Eylül 1920 tarihli “Nisab-ı Müzakere Kanunu” gereği memurluk ile milletvekilliği bir arada yürütülemediğinden milletvekilliğinden istifa etti ve Ankara Müftülüğünü tercih etti.
Bu tercih makam değil, sorumluluk tercihiydi.
23 Aralık 1922’de Şer’iye ve Evkaf Vekaleti İfta Heyeti Üyeliği’ne atandı.
31 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk başkanı oldu.
Bu atama sembolikti.
İşgal günlerinde milletin yanında duran bir müftü, Cumhuriyet’in din hizmetlerinin başına getiriliyordu.
Bu, yeni devletin din ile ilişkisinin de bir göstergesiydi:
Din, bağımsızlık iradesinin karşısında değil; yanında olmalıydı.
Manevî Cephe
Mustafa Kemal Atatürk Ankara’ya geldiğinde sadece askeri mücadeleyi örgütlemedi. Anadolu’daki din adamlarıyla da temas kurdu. Camilerde hutbeler okundu, vaazlar verildi, halk bilinçlendirildi.
Silah cephedeydi,
Ama moral camideydi.
Ankara Fetvası, bu manevî cephenin temel taşlarından biri oldu.
Tarihsel ve Hukuki Önemi
Ankara Fetvası, Milli Mücadele’ye dinî meşruiyet kazandırmıştır. Direnişin bir “isyan” değil, bir “müdafaa” olduğu ilan edilmiştir.
İstanbul Hükümeti’nin verdiği idam kararı ise dönemin siyasî bölünmüşlüğünü gösterir. Aynı milletin evlatları, iki ayrı merkezden çıkan iki ayrı dinî hüküm arasında bırakılmıştır.
Bu durum, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde dinî otoritenin yeniden yapılandırılmasının zeminini hazırlamıştır.
Bugüne Düşen Soru
Bugün geriye dönüp baktığımızda mesele sadece tarih değildir.
Mesele şudur:
Din, gücün yanında mı durur?
Yoksa hakikatin yanında mı?
Zorlama ile alınan rıza geçerli midir?
Fitne üretmek hangi şartta meşru olabilir?
“Zorlama rızayı yok eder.”
Bu söz 1920’de yazılmış olabilir.
Ama her dönemin hukuk ve ahlak terazisidir.
Mehmet Rıfat Börekçi, 5 Mart 1941’e kadar görevini sürdürdü. Soyadı Kanunu ile “Börekçi” soyadını aldı. Kabri Ankara’daki Cebeci Asrî Mezarlığı’ndadır.
O yalnızca bir müftü değildi.
O, dinin milletin yanında durabileceğini gösteren bir iradeydi.
Bazen bir fetva, bir ordudan daha güçlüdür.
Çünkü fetva vicdana hitap eder.
Ve vicdan ayağa kalktığında, millet ayağa kalkar.

Saygı ve minnetle anıyoruz.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —