Rafet Ulutürk

Tarih: 22.01.2026 13:25

Mecburiyetin Siyaseti Bitsin: Eşit Yurttaşlığın Siyaseti Başlasın

Facebook Twitter Linked-in

Otuz beş yıldır aynı cümlelerle uyandık, aynı korkularla sandığa gittik, aynı “mecburiyet” hissiyle oy verdik. Otuz beş yıldır bize hep aynı hikâye anlatıldı: “Başka çaren yok. Ya biz, ya hiç.”
Ve biz, bir ülkenin yurttaşı değil de sanki bir partinin zimmetinde bir “seçmen stoğu” gibi görülmeye alıştık. Alıştık ama kabullenmek zorunda değiliz.

Bugün açıkça söyleyelim: Bulgaristan’da Türkler için “bütün partiler eşit mesafede” olmalıdır.
Hatta bir istisna ile: Kendini yıllardır “Türklerin temsilcisi” diye sunup, Türklerin hayatına somut, kalıcı, onurlu bir değişim getiremeyenler artık bu istisnanın içinde kalmalıdır. Çünkü temsil, sadece mikrofon tutmak değildir. Temsil; okulun, hastanenin, yolun, işin, adaletin, eşitliğin yükünü taşımaktır. Temsil; her seçim öncesi hatırlanıp seçim sonrası unutulan insanların kalbinde bir yara bırakmamaktır.

Bizim itirazımız bir kimliğe değil; mecbur bırakılmaya.
Bizim itirazımız Türk olmaya, Müslüman olmaya değil; tam tersine, bu kimliğin sürekli bir pazarlık kartına çevrilmesine.

Mecburiyet: En pahalı oy

Bir insan düşünün; ülkesinin bayrağı altında yaşıyor, vergisini veriyor, askerliğini yapıyor, çocuğunu büyütüyor, tarlasını ekiyor, dükkânını açıyor. Ama seçim gelince ona deniyor ki: “Senin eşit yurttaşlık hakkın yok, senin sadece ‘mecbur oy’ görevin var.”

Bu, sessiz bir haksızlıktır.
Ve sessiz haksızlıklar yıllarca birikir; sonra bir gün, bir cümleyle taşar: “Yeter artık.”

Yeter artık, çünkü bu düzen bize şunu öğretmeye çalıştı: “Siyaset, bir avuç kişinin mesleği; halk ise sadece seçim zamanı hatırlanan bir kalabalık.”
Hayır. Siyaset bizim hayatımız. Bizim geleceğimiz. Bizim çocuğumuzun okul koridoru. Bizim annemizin hastane kuyruğu. Bizim babamızın emekli maaşı. Bizim gençlerimizin ülkeden göç ederken valize koyduğu son umut.

Bulgar partilerine çağrı: Bu ülkeyi kim kucaklayacak?

Artık sıra Bulgar partilerinde.
Sadece kâğıt üzerinde “eşitlik” yazmakla olmaz. “Entegrasyon” demekle olmaz. “Azınlık hakları” diyerek iki fotoğraf çekip geçmekle hiç olmaz.

Bu seçimde sorumuz net:

Hangi parti Bulgaristan’ın tamamını kucaklayacak?
Hangi parti ayrım yapmadan, temiz siyasetçi gençlerimizin önünü açacak?
Hangi parti bizi “blok oy” olarak değil, bu devletin eşit sahibi olarak görecek?

Çünkü bizim talebimiz ayrıcalık değil.
Biz, Bulgaristan vatandaşları olarak yalnızca şunu istiyoruz: Eşit hak. Eşit hizmet. Eşit saygı.

Eşitlik, bir lütuf değildir; devlet olmanın asgari şartıdır.
Eşitlik, bir topluluğa “verilmez”; zaten vardır, sadece teslim edilir.

“Biz olmadan yönetilemez” gerçeği: Güç, pazarlık için değil, ülke için

Evet, bir gerçek var: Türk ve Müslüman halk bu ülkenin sadece bir “parçası” değil; sütunudur. Tarımda, ticarette, emekte, üretimde, sandıkta… Bu ülkenin ritmini biz de tutuyoruz.

Ama bu gerçek yıllarca çarpıtıldı.
Bizim gücümüz, ülkeyi daha adil kılmak için kullanılacağına; birilerinin kendi düzenini sürdürmesi için “anahtar” yapıldı. Bu yüzden her seçim, ülke için bir yarış değil; bazıları için bir “pazarlık sezonu”na dönüştü.

Biz bunu reddediyoruz.

Bizim oyumuz; bir koltuk pazarlığının fişi değildir.
Bizim oyumuz; “korku”nun, “mecburiyet”in, “ya hep ya hiç”in mührü değildir.
Bizim oyumuz; bu ülkeye aidiyetimizin, emeğimizin, geleceğimizin imzasıdır.

Türk partisi istemiyoruz; eşit yurttaşlık istiyoruz

Bu cümle bazılarına sert gelebilir ama gerçeğin kendisi sert:
Biz Türk partisi istemiyoruz. Biz eşit yurttaşlık istiyoruz.

Çünkü bir ülkede “azınlığın partisi” kavramı büyüdükçe, devletin eşitlik fikri küçülür.
Çünkü bir ülkede kimlikler, partilerin tekeline girince; haklar, pazarlıkla verilir hale gelir.
Çünkü bir ülkede bir kesim “mecbur seçmen”e dönüşünce; demokrasi, ruhunu kaybeder.

Bizim aradığımız şey; “bizim partimiz” değil, bizim devletimizdir.

Bu devlet hepimizin.
Ve eğer Bulgaristan’ın büyük partileri, bu ülkenin Türklerini ve Müslümanlarını sadece seçim matematiği olarak görmeye devam ederse; o zaman kaybeden sadece biz olmayız. Kaybeden Bulgaristan olur. Çünkü ülkeyi ayakta tutan şey; etnik etiketler değil, ortak adalet duygusudur.

Temiz siyaset, yeni yüzler, yeni sözler

Bizim gençlerimiz var. Pırıl pırıl, eğitimli, dürüst, çalışkan.
Ama onların önü açılmıyor. Çünkü bazıları için “temiz genç” tehlikelidir: Kirli düzeni bozar.

İşte bizim kırmızı çizgimiz burada:
Kim, ayrım yapmadan, torpilsiz, korkusuz bir şekilde bu gençlerin önünü açarsa; kim, siyaseti bir meslek olmaktan çıkarıp bir hizmete dönüştürürse; kim, “Biz sizden oy istemiyoruz, sizinle ülke kurmak istiyoruz” diyebilirse… Biz onun yanında oluruz.

Son söz: Mecburiyet bittiğinde umut başlar

Biz bu ülkede misafir değiliz. Biz bu ülkede “idare edilen” değiliz.
Biz bu ülkenin sahibi olan yurttaşlarıyız.

Otuz beş yılın öğrettiği tek bir ders varsa o da şudur:
Mecburiyet siyaseti, toplumu büyütmez; çürütür.
Korku siyaseti, devleti güçlendirmez; zayıflatır.

Biz artık korkuyla değil, umutla konuşmak istiyoruz.
Biz artık “mecbur” değil, “seçen” olmak istiyoruz.
Biz artık “temsil ediliyoruz” masalını değil, “eşit yaşıyoruz” gerçeğini istiyoruz.

Ve bu çağrıyı duyacak olanlara diyoruz ki:
Bu ülkeyi kucaklayın. Ayrımı bırakın. Eşitliği gerçeğe çevirin.
Çünkü Bulgaristan’ın geleceği, bir grubun pazarlığında değil; hepimizin eşitliğinde saklı.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —