Ali Babacan’ın, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 42. ve 66. maddelerinin “değiştirilebileceği” yönündeki söylemi, basit bir hukuk tartışması değildir. Bu sözler, Cumhuriyet’in kurucu aklına, toplumsal sözleşmenin omurgasına ve tarihsel hafızaya yönelmiş ağır bir iddiadır. Çünkü bu maddeler, masa başında yazılmış teknik hükümler değil; bir milletin varoluş mücadelesinin içinden süzülmüş, bedeli ödenmiş ilkelerdir.
Önce net olalım. Anayasa’nın 42. maddesi, eğitim ve öğretim hakkını düzenlerken Türkçenin ortak kamusal dil olarak korunmasını teminat altına alır. Bu hüküm bir yasak cümlesi değil; ortak dil üzerinden ortak aidiyetin güvencesidir. 66. madde ise “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” diyerek etnik köken tanımı yapmaz; tam tersine, eşit yurttaşlığı birleştirici bir çatı altında toplar. Bu iki madde, Cumhuriyet’in harcıdır. Harçla oynarsanız, duvar çatlar.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Bu maddeler neden yazıldı?
Cevap, bugünün siyasal gündeminde değil; dünün ağır tecrübelerinde saklıdır.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde çok dilli eğitim, etnik temelli ayrıcalıklar ve kimlik üzerinden yürütülen siyaset devleti ayakta tutamamış, aksine parçalanmayı hızlandırmıştır. Cumhuriyet, bu tecrübeyi acı bir ders olarak devraldı. Kurtuluş Savaşı yıllarında cephede komuta dili Türkçeydi; sevk, idare ve emir tek dille yürütüldü. Ortak kimlik, “Türk milleti” çatısı altında oluştu. 42. madde, devletin ve kamusal alanın dilinin parçalanmaması için; 66. madde, cephede oluşan ortak kimliğin hukuka taşınması için yazıldı.
Bir başka gerçek de Sevr travmasıdır. Sevr’in mantığı açıktı: Etnik grupları ayrı ayrı tanımla, her birine “hak” adı altında alan aç, sonunda devleti parçala. Cumhuriyet anayasaları, Sevr’e karşı bir savunma refleksi olarak şekillendi. 66. madde, bu mantığı anayasal olarak kilitleyen bir güvenlik kapısıdır. 42. madde ise kültürel ayrışmanın siyasal ayrılığa dönüşmesini engelleyen bir bariyerdir.
Tarihsel çerçeve böyleyken, yıllardır tekrar edilerek gündemde tutulan ve bugün gelinen noktada Anayasa’nın değiştirilmesine kadar uzatılan “Kürt sorunu” tartışmasını da aynı bağlamda ele almak gerekir. Kürt kökenli vatandaşlar, “Bu memleketi birlikte kazandık, birlikte kurduk; bizim de haklarımız var” diyor. Bu doğrudur; elbette hakları vardır. Ancak hak tartışması yapılırken tarih eğilip bükülmeden masaya konulmalıdır.
Çanakkale, bu ülkenin ortak hafızasıdır. Fakat “eşit kurucu unsur” söylemi rakamlarla konuştuğunda tablo nettir. Çanakkale Savaşları’nda Osmanlı ordusunun yaklaşık 57 bin şehidi vardır. Cephede savaşan askerlerin ezici çoğunluğu Anadolu’nun dört bir yanından gelen Türklerden oluşur. Resmî kayıtlarda etnik ayrım tutulmamış olmakla birlikte, Genelkurmay ATASE arşivleri ve bölgesel sevk defterlerine dayanan akademik çalışmalarda Kürt kökenli askerlerin toplam kuvvet içindeki oranının yaklaşık %5–7, Kürt kökenli şehit sayısının ise 2.500–4.000 aralığında olduğu ifade edilmektedir. Geri kalan çok büyük çoğunluk Rumeli, İç Anadolu, Karadeniz, Ege ve Trakya’dan gelen Türk askerlerdir. Bu tablo, omurgayı Türk milletinin oluşturduğu; diğer unsurların da katkı sunduğu bir varoluş mücadelesini gösterir.
Buradan sonra konuşulması gereken başka bir gerçek vardır: Türkiye Cumhuriyeti’nde yalnızca bir “Kürt sorunu” değil, açıkça dile getirilmeyen bir “Türk sorunu” da bulunmaktadır. Kürt çevreleri tarafından Türkçülük kolaylıkla “faşizm” etiketiyle yaftalanırken, Türk toplumunun Kürtlere bakışı bu şekilde değildir. Türkler, Kürtleri bir üstünlük tehdidi olarak değil; aynı devletin eşit vatandaşları olarak görür. Çarpıklık tam da burada başlar.
Antitürkçü yaklaşım meseleyi “Doğu ve Güneydoğu bizim, Batı hepimizin” gibi örtülü bir toprak iddiasıyla ele alır. Bu, eşit yurttaşlık değil; kamufle edilmiş bir sınır tartışmasıdır. O hâlde açıkça soralım: Dil mi değiştirilmek isteniyor? Ana dilde eğitim mi talep ediliyor? Yoksa asıl niyet sınırların değiştirilmesi mi? Bu soruların etrafında dolanmanın kimseye faydası yoktur; çünkü sınır tartışmasına kapı aralandığı açıktır.
Diyelim ki sınırlar çizildi. O zaman mübadele olacak mı? Doğu ve Güneydoğu’daki Türkler Batı’ya, Karadeniz’e gönderilecek mi? Batı’daki, Karadeniz’deki, İç Anadolu’daki Kürtler sınır dışı mı edilecek? Bunu kimse kabul etmez. Çünkü bu topraklar, iç içe geçmiş hayatların, akrabalıkların, mezarların ve ortak acıların coğrafyasıdır. Sınırlar değişmeyecek, mübadele olmayacak, devlet bölünmeyecektir.
Bütün bu tablo ortadayken, Anayasa’nın 42. ve 66. maddeleri üzerinden yürütülen söylemin masum olmadığını görmek gerekir. Bu maddeler keyfî yazılmadı; ideolojik bir hevesin ürünü değildir. Dağılma tecrübesinin, savaşın, işgalin ve isyanların doğrudan sonucudur. Aynı zamanda birer güvenlik maddesidir.
O yüzden sormak meşrudur:
Sayın Babacan, bu söylemle nasıl bir Türkiye tasavvur ediyorsunuz?
Kanla yazılan maddelerin bozulmasının bedelini kim ödeyecek?
Bu tartışma, bir toplumsal mutabakat mı hedefliyor; yoksa yeni bir kırılmanın kapısını mı aralıyor?
Anayasalar, akademik seminer başlıkları değildir. Hele ki 42 ve 66. maddeler, “revizyon” başlığı altında ele alınacak sıradan hükümler hiç değildir. Kanla yazılan maddeler, siyasal mühendislikle değil; ancak toplumsal mutabakatla yaşatılır. Aksi her girişim, ülkeyi ileri değil; daha kırılgan bir eşiğe taşır.
Bu ülke yeni kırılmaların değil; aklıselimin, sorumluluğun ve tarih bilincinin siyasetini hak ediyor.