Dünyanın birçok yerinde bugün “İslamofobi” kavramı konuşuluyor. Kimi zaman bir korku, kimi zaman bir önyargı, kimi zaman da siyasi tartışmaların içinde şekillenen bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Ancak kelimenin kendisinden daha önemli olan şey, onun insanlık vicdanında bıraktığı izdir. Çünkü mesele yalnızca bir dine karşı duyulan korku değil; aynı zamanda insanın anlamadığına karşı geliştirdiği mesafe ve bu mesafenin zamanla önyargıya dönüşmesidir.
İslam, tarih boyunca yalnızca bir inanç sistemi olarak değil; adalet, merhamet ve birlikte yaşama kültürünün önemli bir parçası olarak varlık göstermiştir. Farklı dinlerin, farklı kültürlerin ve farklı halkların bir arada yaşayabildiği birçok medeniyet tecrübesinin arka planında bu değerlerin izlerini görmek mümkündür. Bu nedenle İslam’ı yalnızca çatışmaların ya da tartışmaların içinde anmak, büyük bir tarihsel ve insani mirası görmezden gelmek anlamına gelir.
Bugün dünyanın birçok toplumunda İslam hakkında oluşan algının önemli bir kısmı doğrudan tanışıklığa değil, dolaylı anlatılara dayanıyor. Haber başlıkları, siyasi söylemler ve kimi zaman bilinçli olarak üretilen korku dili, insanların zihninde gerçekliğin yerini alan bir gölge oluşturuyor. Oysa çoğu zaman korku, bilinmeyenden doğar. İnsan tanımadığından çekinir; anlamadığına karşı mesafe koyar.
Bu noktada İslamofobi yalnızca Müslümanların karşılaştığı bir sorun değildir. Aslında bu durum, insanlığın birlikte yaşama becerisinin ne kadar kırılgan olabildiğini de gösterir. Çünkü bir dine yönelik önyargı, zamanla başka kimliklere ve başka inançlara da yöneltilebilir. Nefretin dili yayıldıkça, toplumların arasındaki görünmez duvarlar da yükselmeye başlar.
Oysa bugün dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, korkuların değil ortak değerlerin konuşulduğu bir atmosferdir. İnsan onuruna saygı, adalet duygusu, güven ve huzur arayışı; aslında bütün insanlığın paylaştığı temel ihtiyaçlardır. İslam’ın temel ilkeleri de bu değerleri hatırlatır: insanın değerini, merhametin gücünü ve adaletin önemini.
Belki de bu nedenle İslamofobiyle mücadele yalnızca bir kavramla mücadele etmek değildir. Bu, aynı zamanda önyargıyla yüzleşme, korkuların kaynağını sorgulama ve insanı yeniden anlamaya çalışma çabasıdır. Çünkü asıl korkulması gereken şey bir din değil, insanları birbirinden uzaklaştıran nefret dilidir.
Dünya giderek küçülürken, toplumlar birbirine daha da yakınlaşırken, belki de artık daha fazla şeye değil; daha derin bir anlayışa ihtiyaç duyuyoruz. İnsanların birbirini etiketlerle değil, hikâyeleriyle tanıdığı bir dünyaya…
Ve belki de o zaman şu sorunun cevabı daha net ortaya çıkacaktır:
Korkmamız gereken şey gerçekten inançlar mı, yoksa birbirimizi anlamaktan vazgeçmiş olmamız mı?