Rafet Ulutürk

Tarih: 14.02.2026 08:52

Kimsenin Görmediği Yerde Açık Kalan Göz

Facebook Twitter Linked-in

İnsanı iyi yapan şey nedir?
Yüzyıllardır sorulur bu soru. Eğitim diyen olur, aile diyen olur, kültür diyen olur. Hepsinin payı var elbette. Ama insanı “iyi” tutan şeyi sadece bilgiyle, terbiyeyle, çevreyle açıklamak yetmez. Çünkü insan bazen her şeyi bilir… yine de yanlış yapar. Bazen de kimse görmüyorken bile doğruyu seçer.

Demek ki mesele yalnızca ne öğrendiğimiz değil; kendimizi neyin önünde gördüğümüzdür.

İnsan, düşündüğümüz kadar yalnız yaşamaz. Kendi içinde bir kalabalık taşır. Üzerinde olduğuna inandığı bakışlar, görünmez bir çerçeve gibi davranışlarını şekillendirir. Bu bakışların kimisi dışarıdandır, kimisi içeriden. Ve çoğu zaman iyilik dediğimiz şey, bu bakışların ışığında ayakta kalma çabasıdır.

Ben buna “dört göz” diyorum.

Birinci göz: İnancın gözü

İnancın gözü, insanın iç dünyasında “beni gören bir varlık var” duygusudur. Adı Tanrı olur, Allah olur, kader olur, evren olur… İnsan o gözün varlığını hissettiğinde, bir odada tek başına bile olsa “tek başına” değildir.

Bu duygu, birçok insan için en güçlü denetim mekanizmasıdır. Kimse yokken elini harama uzatmamak, kimse görmezken doğruyu yapmak… Bunu sağlayan şey çoğu zaman “yasak” değil, “görülüyor olma” hissidir.

İnanç, insanı dış baskıyla değil; iç disiplinle ayakta tutar.

Ama şunu da kabul etmek gerekir: İnanç, sadece bir korku düzeni değildir. İnsanın “hesap verme” duygusunu canlı tutar. Bazen sevgiyle, bazen sorumlulukla, bazen de ürpertiyle…

İkinci göz: Devletin gözü

Devletin gözü daha somuttur: yasa, ceza, ödül, düzen. Bu göz insana şunu söyler: “Yaptığın şeyin bir sonucu var.”

İyi davranışın takdiri, kötü davranışın bedeli… Bu sistem olmasa, birçok insan için doğru ile yanlış arasındaki çizgi daha da bulanıklaşır. Çünkü herkesin vicdanı aynı hassasiyetle çalışmaz; herkesin inancı aynı kuvvette değildir.

Devlet, insanı dışarıdan disipline eder.

Fakat devlet gözü de sınırlıdır. Her şeyi göremez. Her kötülüğe yetişemez. Kimi zaman ceza gecikir, kimi zaman adalet şaşar. Ve insan tam da bu boşluklarda sınanır.

Üçüncü göz: Toplumun gözü

Toplumun gözü, en sessiz baskıdır: ayıplanma korkusu, itibar kaybetme endişesi, “el âlem ne der” cümlesinin ağır gölgesi…

İnsan sosyal bir varlık. Onaylanmak ister. Kabul görmek ister. Dışlanmaktan korkar. Bu yüzden çoğu insan, ahlakı vicdanla değil, itibarla taşır.

Bazı doğrular, gerçekten “doğru” olduğu için değil; ayıp sayıldığı için yapılmaz. Bazı yanlışlar, gerçekten “yanlış” olduğu için değil; görünür olacağı için yapılmaz.

Toplum gözünün gücü buradadır: İnsanı görmediği halde yönetir.

Ama tehlikesi de buradadır: Toplumun gözü her zaman hakikate bakmaz; bazen alışkanlıklara, bazen önyargılara, bazen de kalabalığın körlüğüne bakar. Toplum doğruyu da yanlışlayabilir, yanlışı da alkışlayabilir.

Dördüncü göz: Vicdanın gözü

Ve en sessiz ama en köklü göz: vicdan.

Gece başını yastığa koyduğunda, herkesin sustuğu yerde konuşan iç ses…
“Kendine yakıştı mı?” diyen o cümle…
Bir yanlışın ardından içini kemiren o huzursuzluk…
Bir iyiliğin ardından gelen, kimse bilmezken bile içini ısıtan o sakinlik…

Vicdan, insanın kendi kendini denetlemesidir.

Ve belki de insanı “iyi” yapan şeyin en gerçek adresidir. Çünkü vicdan, devletin yakalayamadığını yakalar; toplumun bilmediğini bilir; inancın biçime dönüştüğü yerde özü hatırlatır.

İnsan bazen başkasından değil, kendinden utanır.
İnsan bazen cezadan değil, kendine dönüşmekten korkar.

Kötülük yaptığında yalnızca birine zarar vermez; içinden de bir şey eksilir. Bir parça kirlenir. Ve insan en çok, içindeki o temiz parçayı kaybetmekten korktuğu için “iyi” kalmaya çalışır.

Peki insan ne zaman gerçek hâline döner?

Asıl soru burada başlar.

İnsan, gerçekten ne zaman iyi olur?

Kalabalıkta mı?
Övülürken mi?
İzlenirken mi?

Hayır.

İnsan, yalnız kaldığında kim ise odur.

Çünkü yalnız kaldığında üç göz kapanır.

Ne toplumun bakışı vardır.
Ne devletin yaptırımı.
Ne de başkalarının alkışı ya da ayıbı.

Ve bazen inanç bile, insanın zihninde zayıflar: “Nasıl olsa kimse görmüyor” diye fısıldayan o küçük boşluk belirir.

İşte tam o an, geriye bir tek göz kalır:

Vicdanın gözü.

O göz uyanıksa, insanın başka denetimlere ihtiyacı azalır. Çünkü vicdanın olduğu yerde iyilik bir gösteri değil, bir karakter meselesidir.

İyilik: Seyircisiz bir duruş

Bugün iyilik, çokça konuşulan ama az yaşanan bir şeye dönüştü. Sosyal medya çağında insanlar bazen iyiliği bile paylaşmak istiyor. İyilik, seyircili olunca da tadı değişiyor; bir tür performansa dönüşüyor.

Oysa gerçek iyilik çoğu zaman sessizdir.

Kimse görmezken bir yanlıştan vazgeçmektir.
Kimse bilmezken bir hakkı sahibine bırakmaktır.
Kimse duymayacakken birini incitmemektir.

İyilik, çoğu zaman alkışsızdır.

Ve bu alkışsız yerde insan kendini inşa eder: Ya içine bakabildiği biri olur, ya da gözünü kaçırdığı biri.

Belki de iyi insanın en sade tarifi şudur:

Aynaya bakınca yüzünü saklama ihtiyacı duymayan insan.

Sonuçta mesele şuna geliyor:

İnsanı iyi yapan şey; korku mu, inanç mı, yasa mı, gelenek mi?

Hepsi birer duvardır. Evet.
Ama insanı gerçekten ayakta tutan şey, duvarlar değil…

İçerideki ışığın sönmemesidir.

Ve o ışık çoğu zaman vicdandır.

Çünkü günün sonunda insan, dünyaya değil; kendi içine döner.
Herkes susar.
Kalabalık dağılır.
Perde kapanır.

Geriye tek bir soru kalır:

“Bugün kimsenin görmediği yerde nasıl biriydin?”

İnsanı iyi yapan şey, bu sorudan kaçmamaktır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —