Biz genelde gidenleri konuşuruz.
Gurbete çıkan anne-babaları, çalışılan fabrikaları, gönderilen paraları, kurulan hayalleri…
Ama kimse kalanlara bakmaz.
Çünkü kalan çocuklar sessizdir.
Sessiz olan çocuklar ise çoğu zaman “sorunsuz” sanılır.
Oysa yalnız büyüyen çocuklar sorun çıkarmaz, sorun olur.
Ama kimse fark etmez.
Okulda öğretmeni onun uslu oluşunu över.
Akranları “ne kadar olgun” der.
Komşular “hiç yük olmuyor” diye konuşur.
Kimse şunu sormaz:
Bir çocuk neden bu kadar erkenden büyümek zorunda kaldı?
Toplum, bu çocukları hep yanlış yerden sever.
“Ne kadar güçlü” der,
oysa güç dediğimiz şey, çoğu zaman bir çocuğun çaresizliğe uyum sağlamasından başka bir şey değildir.
Alkışladığımız dayanıklılık,
aslında uzun süre kimseye yük olamamış olmanın sonucudur.
Bu çocuklar anne-babasız büyürken,
biz onların sessizliğini “uyum” sandık.
İçlerine gömdükleri duyguları “olgunluk” diye adlandırdık.
Oysa duygularını bastırmayı öğrenen her çocuk,
ileride duygularını anlatmakta zorlanan bir yetişkine dönüşür.
Göç, çoğu zaman ekonomik bir başarı hikâyesi gibi anlatılır.
Ama bu hikâyenin dipnotlarında çocuklar vardır.
Anne kokusunu özleyen,
baba sesini hatırlamak için telefon kayıtlarını tekrar tekrar dinleyen çocuklar…
Bu bedel hiçbir istatistiğe girmez.
Ve yıllar sonra anne-babalar geri döndüğünde,
karşılarında tanımadıkları bir genç bulurlar.
Aradaki mesafe sadece ülkelerle ölçülmez artık;
geçmişle bugün, suskunlukla cümleler arasında da bir uzaklık vardır.
Bu çocuklar ne küskündür ne de nankör.
Sadece erken öğrendikleri şeyler vardır:
Yokluğa alışmak,
beklemeyi öğrenmek,
duygularını sessizlikle ifade etmek.
Belki de asıl soruyu artık sormanın zamanı gelmiştir:
Bir çocuğun güçlü olmasıyla övünmek mi,
yoksa onu güçlü olmak zorunda bırakmayan bir dünya kurmak mı daha erdemlidir?
Yalnız büyüyen çocuklar bir başarı hikâyesi değildir.
Onlar, görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz bir gerçektir.
Ve bazı gerçekler, sessiz kaldıkça büyür.