Bu soru çoğu zaman kolay cevaplarla geçiştirilir: “Eğitim”, “aile terbiyesi”, “kültür”, “din”… Hepsi doğruya dokunur ama hiçbirisi tek başına açıklamaya yetmez. Çünkü insan dediğimiz varlık, yalnızca “ne öğrendiğiyle” değil, “neye inandığıyla” ve “kimin baktığını düşündüğüyle” şekillenir.
Aslında bizi iyi tutan şey, çoğu zaman içimizdeki iyilik değil; üzerimizde olduğunu hissettiğimiz gözlerdir.
Ben buna “dört göz” diyorum.
İnancın gözü.
Devletin gözü.
Toplumun gözü.
Ve vicdanın gözü.
Bu dört göz, insanı iyiye de kötülüğe de yaklaştıran görünmez bir çerçeve kurar. Ama yazının en kritik sorusu şu olacak:
Bu gözler gerçekten “ahlak” mı üretir, yoksa sadece “kontrol” mü?
1) İnancın gözü: Kimse yokken bile biri var
Neye inanırsanız, o göz her yerdedir.
Tanrı, Allah, kader, evren… İsimler değişir ama hissin özü aynıdır: “Beni gören bir şey var.” Bu duygu, insanın en güçlü iç freni olabilir. Kalabalıkta değil, yalnızken devreye girer. Kimse görmezken de doğruyu yapabilmek, çoğu zaman bu gözün içimizde açık kalmasıyla mümkündür.
Fakat burada ince bir ayrım var.
İnanç, bazı insanlar için iyiliğin kaynağıdır; bazıları için ise sadece gözetlenme duygusudur. Yani “iyi olmak” ile “yakalanmamak” arasındaki fark… İnsan, Allah’tan korktuğu için mi kötülük yapmaz, yoksa Allah’ı sevdiği için mi?
Bu ayrımı herkes kendi içinde bilir. Dışarıdan kimse ölçemez.
Ama şunu söylemek mümkün: İnanç gözü, insana “içeriden” bir denetim hissi verir. Bu, öteki gözlerin en derin olanıdır.
2) Devletin gözü: Ceza, ödül ve kamera
Devletin gözü daha somuttur.
Kanun vardır. Kural vardır. Ceza vardır. Bazen ödül, bazen takdir… Ve çağımızın gerçeği: Kamera vardır. İnsan, düzenin içinde yürür. Suç “kötülük” olduğu için değil, “sonucu” olduğu için suçtur. Devletin gözü, insanı “etik” yapmaktan çok “uyumlu” yapar.
Burada da soru şudur: Devletin gözü olmasa, aynı insan aynı davranır mı?
Bazılarımız için cevap evettir: “Ben zaten yapmam.”
Bazılarımız için cevap dürüstçe hayırdır: “Yapmam çünkü bedeli var.”
İşte ahlak ile kontrol arasındaki fark burada belirginleşir. Devletin gözü, toplumu ayakta tutar; ama tek başına insanın içini inşa etmez.
Düzeni sağlar, karakteri garanti etmez.
3) Toplumun gözü: “Millet ne der?” diye yaşamak
Toplumun gözü ise en sinsi olandır, çünkü çoğu zaman iyi niyet maskesi takar.
Ayıplanma korkusu…
Dışlanma endişesi…
İtibar kaybetme kaygısı…
İnsan sosyal bir varlık olduğu için, toplumun bakışı onu biçimlendirir. Ahlak dediğimiz şeyin önemli bir kısmı, toplumun ortak kabullerinden doğar: “Bunu yapma”, “şunu yapma”, “ayıptır”, “yakışmaz”.
Toplumun gözü, bir yönüyle insanı kötülükten alıkoyar. Ama bir yönüyle de insanı sahteleştirir. Çünkü toplumun gözü çoğu zaman şunu öğretir:
“Doğru olanı yap” değil,
“Doğru görün.”
Ve en tehlikeli yer de burasıdır.
İnsanlar bazen gerçekten iyi olmadıkları halde iyiymiş gibi yaşarlar. Bazen yanlış yapmadıkları için değil, “yakışmayacağı” için yanlış yapmazlar. Bazen merhametli oldukları için değil, “kötü görünmemek” için merhamet taklidi yaparlar.
Toplumun gözü, insanı düzene sokar ama aynı zamanda insanı rol yapmaya zorlar.
4) Vicdanın gözü: En sessiz, en güçlü
Geriye son göz kalıyor: Vicdan.
Vicdan, çoğu zaman “en saf göz” gibi anlatılır. Ama burada da cesur bir soru sormak gerekir:
Vicdan gerçekten bağımsız mı?
Yoksa diğer üç gözün içimizde bıraktığı iz mi?
Çünkü bir insanın vicdanı, boşlukta büyümez. İnançla beslenir. Kanunla şekillenir. Toplumla yoğrulur. Sonra bir gün, tüm bu sesler içimizde tek bir sese dönüşür: “Benim iç sesim.”
Vicdanın gücü şuradadır: Diğer gözler kapandığında bile açık kalabilir. Gece herkes uyurken, insanın zihninde bir hesap defteri açılır. Yastığa başını koyduğunda, dış dünyanın hükmü azalır. Orada yalnız kalırsın.
İşte orada insan kendisiyle yüzleşir.
O yüzden belki de vicdanın asıl sınavı gündüz değil, gecedir.
Peki ahlak dediğimiz şey ne?
Şimdi bu dört gözü yan yana koyduğumuzda, ahlak dediğimiz şey bir “tek kaynak” olmaktan çıkar; bir “denge sistemi”ne dönüşür.
İnanç, içeriye bir anlam yerleştirir.
Devlet, dışarıya bir sınır çizer.
Toplum, davranışa bir şekil verir.
Vicdan, insanı kendiyle baş başa bırakır.
Ama asıl mesele şu: Biz iyi miyiz, yoksa kontrollü müyüz?
İşte yazının en sert sorusu bu.
Çünkü bazen “iyi insan” sandığımız kişi, aslında sadece çok gözetlenen insandır.
Bazen “kötü insan” dediğimiz kişi, aslında yalnız bırakılmış insandır.
Bazen “ahlaklı” dediğimiz kişi, aslında “yakalanmayan” kişidir.
Ve bazen en büyük iyilik, kimse bakmazken yapılan iyiliktir.
Gözler kapandığında ne olur?
Bir an hayal et.
Ne inanç baskısı var, ne devletin cezası, ne toplumun ayıbı…
Kimse bilmiyor, kimse görmüyor.
Sadece sensin.
O an kim olduğunu bilir misin?
İnsan bazen kendini en çok o anda tanır. Çünkü gözler kapandığında, rol biter.
Toplumun gözü yoksa gösteriş biter.
Devletin gözü yoksa korku biter.
İnancın gözü yoksa “görülme” hissi biter.
Ve geriye tek şey kalır:
Vicdan.
Eğer vicdanın gözü gerçekten uyanıksa, diğer gözlere çok az ihtiyaç kalır. Çünkü insan, kendi içinde bir ölçü taşır. Kendine yakışanı bilir. Kendine saygısı vardır.
Ama vicdan uykudaysa…
O zaman insan, gözlere muhtaç hale gelir. Yani iyi olmaz; sadece kontrol altında olur.
Belki de en doğru cümle şu
Ahlak, çoğu kişinin sandığı gibi “herkesin içinde var olan sabit bir iyilik” değildir.
Ahlak, insanın “kendi iç ölçüsünü” kurabilme yeteneğidir.
Ve bu ölçü kurulana kadar, insanı dışarıdan tutan gözler devreye girer.
Bu yüzden dört gözün tamamı önemlidir. Ama bir sıralama yapacaksak, en belirleyici olan sondaki gözdür: vicdan.
Çünkü vicdan, diğer gözlerden bağımsız hale gelebildiği an, insan “gerçekten iyi” olmaya yaklaşır.
Aksi halde insanın iyiliği, şartlara bağlıdır. Şartlar değişince iyilik de değişir.
Son söz: İnsan yalnızken kimdir?
Kalabalıkta iyi olmak kolaydır.
Çünkü gözler açıktır.
Zor olan, gözler kapalıyken iyi kalabilmektir.
O yüzden insanın karakteri, başkalarının yanında değil; kendi başınayken belli olur.
İnsan, en çok yalnızken sınanır.
Ve belki de bütün hayat şu cümlede toplanır:
“İyi insan olmak, gözlerden utanmak değil; kendi vicdanına yakışmaktır.”