Bazı cümleler vardır; kısa görünür ama içine bir ömür sığar.
“İnsan insana emanettir” sözü de onlardan biridir.
İlk duyulduğunda sade bir ahlak cümlesi gibi gelir. Oysa biraz durup düşündüğümüzde bunun yalnızca bireysel bir öğüt değil, insanlık halini özetleyen büyük bir hakikat olduğunu görürüz. Çünkü insan, bu dünyada en çok insandan yara alır; ama yine en çok insanla iyileşir. En derin kırgınlığın kaynağı çoğu zaman bir başkasıdır, en büyük tesellinin kaynağı da.
Hayatın bütün çelişkisi belki de burada başlar. İnsan, insana hem sığınaktır hem fırtına. Hem merhem olur hem yara. Dünyayı yaşanmaz hale getiren de insandır; onu güzelleştirip nefes alınır kılan da. Bir çocuğun yüreğine korku bırakan da insan, o korkuyu sevgiyle silen de. Bir ülkeyi savaşa sürükleyen irade de insanda tecessüm eder, barışı mümkün kılan vicdan da. Bir sofrayı eksilten bencillik de insandan doğar, o sofrayı berekete çeviren paylaşma duygusu da.
O halde sormamız gereken asıl soru şudur: Hayatı kim değiştiriyor?
Cevap aslında sandığımız kadar karmaşık değil: Hayatı insan değiştiriyor.
Ama burada çoğu zaman düştüğümüz bir yanılgı var. Hayatı değiştirenin yalnızca büyük makamlar, büyük servetler, büyük kararlar olduğunu sanıyoruz. Oysa hayat, sadece meclis kürsülerinde, saraylarda, şirket merkezlerinde, uluslararası zirvelerde değişmez. Hayat; evde, sokakta, okulda, hastane koridorunda, iş yerinde, otobüste, komşulukta, hatta bazen bir bakışta ve bir cümlede değişir. Bir öğretmenin öğrencisine kurduğu cümleyle değişir. Bir annenin evladına verdiği güvenle değişir. Bir doktorun hastasına gösterdiği şefkatle, bir esnafın dürüstlüğüyle, bir gencin yaşlıya gösterdiği hürmetle, bir yabancının başka bir yabancıya uzattığı küçük bir yardımla değişir.
Çünkü dünya dediğimiz şey, büyük ölçüde insan ilişkilerinin toplamıdır.
Bugün dünyanın neden bu kadar yorgun, toplumların neden bu kadar gergin, insanların neden bu kadar kırılgan olduğunu anlamak istiyorsak çok uzağa gitmemize gerek yok. Dönüp birbirimize nasıl davrandığımıza bakmamız yeterlidir. Dilimiz sertleştikçe dünya sertleşiyor. Tahammül azaldıkça hayat daralıyor. Merhamet geri çekildikçe kalabalıklar çoğalsa da yalnızlık büyüyor. İletişim çağında yaşıyoruz ama birbirimizi anlamakta hiç olmadığımız kadar zorlanıyoruz. Herkes konuşuyor, ama çok az insan gerçekten dinliyor. Herkes kendini anlatıyor, ama pek az kişi karşısındakinin içindeki sessiz çığlığı fark ediyor.
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu budur: Görülmeme yoksulluğu.
Kalabalıklar içinde fark edilmemek.
Konuşurken duyulmamak.
Üzülürken kimsenin bunu anlamaması.
İnsan tam da burada kırılıyor.
Çünkü insan sadece ekmekle, suyla, barınakla yaşamıyor. İnsan; ilgiyle, güvenle, anlayışla, değer görmekle de yaşıyor. Bir çocuğun yalnızca karnını doyurmak yetmez; kalbinin de doyurulması gerekir. Bir yaşlının yalnızca ilaca değil, hatırlanmaya da ihtiyacı vardır. Bir gencin yalnızca eğitime değil, yol gösteren bir söze de ihtiyacı olur. Bir yetişkinin güçlü görünmesi, yorulmadığı anlamına gelmez. En çok ayakta duranlar bazen en sessiz çökenlerdir.
İşte “emanet” kelimesi tam burada anlam kazanır.
Emanet, sadece teslim edilen bir şey değildir; özen gösterilmesi gereken şeydir. Korunması, gözetilmesi, hırpalanmaması gereken şeydir. Bir insana emanet gözüyle bakmak, onun onurunu incitmemek demektir. Gücünü zayıflığına karşı kullanmamak, suskunluğunu fırsata çevirmemek, yarasını derinleştirmemek demektir. Onun da görünmeyen bir yük taşıdığını, onun da içten içe kırılabileceğini, onun da bir cümleyle dağılabileceğini bilmek demektir.
Ne yazık ki modern hayat bize tam tersini öğretiyor. Hızlı olmayı, öne geçmeyi, kendini kurtarmayı, kendini öncelemeyi, “başkasının derdiyle fazla meşgul olmamayı” normalleştiriyor. İnsan giderek insanı bir emanet gibi değil, bir engel gibi görmeye başlıyor. Sabır, zayıflık sanılıyor; nezaket, gereksiz bir incelik gibi küçümseniyor; vefa ise eski zamanlara ait bir alışkanlık gibi kenara itiliyor. Oysa toplumsal çürüme tam da burada başlıyor: İnsan, karşısındaki insanı artık bir can, bir vicdan, bir emanet olarak değil; kullanılması, aşılması ya da görmezden gelinmesi gereken bir unsur olarak gördüğünde.
Sonra şaşırıyoruz: Neden bu kadar öfkeliyiz? Neden bu kadar kırgınız? Neden aynı apartmanda yaşayıp birbirimize yabancıyız? Neden çocuklar daha küçük yaşta güvensiz, gençler umutsuz, büyükler yorgun?
Çünkü dünya, büyük kötülüklerle bir anda kararmıyor yalnızca. Bazen küçük ihmallerle de kararıyor. Birini dinlememekle, bir haksızlığa ses çıkarmamakla, kırdığımız kalbi önemsememekle, “bana dokunmayan yılan” rahatlığıyla susmakla kararıyor. Kötülük sadece yapılan şey değildir; bazen yapılmayan iyiliktir de.
Ama aynı şekilde dünya, sadece büyük kahramanlıklarla da güzelleşmiyor. Bazen çok küçük ama sahici iyiliklerle aydınlanıyor. Bir çocuğun başını okşamakla. Yalnız birinin sesini duymakla. Bir işini hakkıyla yapmakla. Güçsüzün yanında durmakla. Haksızlığa itiraz etmekle. Birine, en zor anında, “ben buradayım” diyebilmekle.
Çünkü bazen bir insanın hayatı, yalnızca başka bir insanın zamanında gösterdiği merhametle değişir.
Bir cümle, bir ömür boyunca unutulmaz.
Bir tavır, yıllarca içte taşınır.
Bir iyilik, insanın dünyaya bakışını yenileyebilir.
Bir kötülük de aynı şekilde, bir ömrün içine gölge gibi düşebilir.
Bu yüzden hayatı değiştiren şeyin ne olduğunu arıyorsak, çok uzaklarda cevap aramamıza gerek yok. Hayatı değiştiren şey, insanın iç dünyasıdır. Kalbi daralmış bir insan, elindeki imkân ne kadar büyük olursa olsun huzur üretemez. İçinde merhamet taşımayan biri, başarı inşa edebilir ama adalet kuramaz. Vicdanı zayıf olan bir toplum, zengin olabilir ama güvenli olamaz. Çünkü dünya, biraz da bizim içimizin dışarıya yansımış halidir. İçimizde öfke varsa sokakta şiddet olur. İçimizde hırs varsa düzende adaletsizlik olur. İçimizde merhamet varsa hayat, bütün zorluğuna rağmen yine de yaşanabilir kalır.
Bu yüzden mesele sadece dünyayı değiştirmek değildir. Asıl mesele, insanın insana nasıl baktığıdır.
Karşısındakini rakip mi görüyor?
Yük mü?
Tehdit mi?
Yoksa emanet mi?
Cevap burada düğümleniyor.
Çünkü bir insan, karşısındaki insanı emanet olarak görmeye başladığında dili değişir, tavrı değişir, öfkesi dizginlenir, gücü yumuşar. Adalet, teorik bir kavram olmaktan çıkar; gündelik hayatın ahlakına dönüşür. Merhamet, zayıflık değil; medeniyetin temeli haline gelir. Ve belki tam o noktada dünya, bugünkü kadar sert, bu kadar yorgun, bu kadar yaralı bir yer olmaktan yavaş yavaş çıkar.
Belki hiçbirimiz tek başımıza bütün dünyayı değiştiremeyiz. Ama bir insanın dünyasını değiştirebiliriz. Bir çocuğun korkusunu azaltabilir, bir gencin umudunu büyütebilir, bir yaşlının yalnızlığını hafifletebilir, kırılmış bir kalbin yükünü biraz olsun taşıyabiliriz. Bazen insanlığa katkı dediğimiz şey, çok büyük laflardan değil; çok sahici yakınlıklardan doğar.
Unutmamak gerekir: Dünya dışımızda kurulan bir yer değil yalnızca; birbirimize davranışlarımızla her gün yeniden kurduğumuz bir yerdir.
Bu yüzden bugün belki hepimizin kendine şu soruyu sorması gerekiyor:
Bana emanet edilen kalplere nasıl davrandım?
Birinin yükünü hafiflettim mi, yoksa ağırlaştırdım mı?
Birini incitmeden geçebildim mi bu dünyadan?
Yoksa ardımda kırgınlıklar mı bıraktım?
İnsan insana emanettir.
Bu, hem en büyük sorumluluğumuz hem de en büyük umudumuzdur.
Çünkü dünya insan eliyle kararıyor olabilir.
Ama yine insan yüreğiyle aydınlanacaktır.