25–26 Şubat 1992 gecesi Hocalı’da yaşananlar, Güney Kafkasya tarihinin en acı sayfalarından biri olarak hafızalara kazındı. Resmî Azerbaycan verilerine göre 613 sivil hayatını kaybetti; aralarında çocuklar, kadınlar ve yaşlılar vardı. Bu rakamlar yalnızca bir istatistik değil, yarım kalmış hayatların sessiz tanıklığıdır.
O geceyi yaşayanların anlatıları, savaşın siviller üzerindeki yıkımını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Tanıklıklar; kayıplar, esaret günleri ve onarılamayan travmalarla dolu. Ancak acının büyüklüğü, dili büyütmeyi değil; sorumluluğu büyütmeyi gerektirir. Çünkü kolektif suçlamalar adaleti değil, yeni kırılmaları besler.
Hakikat Arayışı ve Hukuk
Hocalı’nın hukuki niteliği ve sorumluluğu konusunda farklı değerlendirmeler bulunsa da, tartışmasız olan bir ilke var: Sivillerin hedef alınması uluslararası insancıl hukuka aykırıdır. Birleşmiş Milletler sözleşmeleri ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi ilkeleri, çatışma hâlinde dahi sivillerin korunmasını zorunlu kılar. Bu ilke, kimliğe göre değişmez; ihlal edildiğinde sorumluluk bireyseldir.
Human Rights Watch başta olmak üzere çeşitli uluslararası raporlar, o dönemde Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda sivillerin ağır kayıplar verdiğini ortaya koymuştur. Bu tür raporlar, olayların siyasal polemiklerin ötesinde, hukuki ve insani bir zeminde incelenmesi gerektiğini hatırlatır.
Hakikat arayışı; arşivlerin açılmasını, bağımsız soruşturmaları ve tanıklıkların korunmasını gerektirir. Adalet ise yalnızca cezalandırma değil; aynı zamanda toplumsal onarım sürecidir.
Hafızanın Yükü
Toplumların hafızası iki yöne evrilebilir:
Ya geçmişin acısı kimlik duvarlarına yeni tuğlalar ekler,
Ya da o acı, bir daha yaşanmaması için ortak bir ders hâline gelir.
Hocalı’yı anmak, yalnızca bir yas değil; aynı zamanda bir sınavdır. Bu sınav, acıyı araçsallaştırmadan, başka halkları ya da inançları toptan suçlamadan, insan onurunu merkeze alan bir dil kurabilmektir. Çünkü savaşın dili genelleştirir; barışın dili ise ayırt eder, sorumluluğu kişiselleştirir.
Geleceğe Dair
Güney Kafkasya’da kalıcı barış, inkâr ya da intikam çağrılarıyla değil; karşılıklı acıların tanınması ve hukukun üstünlüğüyle mümkündür. Diyalog kanallarının güçlendirilmesi, tarihsel anlatıların tek sesli olmaktan çıkarılması ve sivil toplumun sürece katılması, bölgenin geleceği açısından hayati önemdedir.
Hocalı’nın hatırası, yalnızca geçmişe ait değildir. O hatıra, bugün özgür ve güvenli bir gelecek kurma irademizi de sınar. Acıyı diri tutmak, nefreti diri tutmak anlamına gelmemeli. Asıl mesele, o acının bir daha yaşanmaması için ortak bir insanlık bilinci inşa edebilmektir.
Çünkü hafıza ya ateşi büyütür ya da yarayı sarar. Hocalı’nın bıraktığı soru hâlâ önümüzde duruyor: Bu coğrafya geçmişin gölgesinde mi yaşayacak, yoksa acıyı adalete ve barışa dönüştürmeyi mi seçecek?