
Bir dünya hayâl edin: Herkesin adalet önünde eşit olduğu, kimsenin haksızlığa uğramadığı bir nizam... Hak aramak için yorulmaya gerek yok; çünkü hak edene hakkı, bir lütuf gibi değil, bir vecîbe olarak anında teslim ediliyor. Makamlar ve görevler yalnızca liyâkât sahibine emanet; ne bir torpilin gölgesi var ne de imtiyazın ayrıcalığı. Ticarette hileye yer yok; ölçüler dürüst, tartılar adil. Kimse hak etmediği bir makama başkasının omzuna basarak oturmuyor. İşçisinden memuruna, yöneticisinden amirine dek herkes işini dosdoğru yapıyor. "Benim adamım" kayırmacılığına geçit verilmiyor; kamu kaynağı kimsenin cebine veya çevresine menfaat olarak akıtılmıyor.
Bu dünyada yarış, haset üzerinden değil, iyilik üzerinden yapılıyor. Yalanın kökü kazınmış; ne kandıran var ne de aldanan. Arkadan konuşmak, iftira atmak veya gönül kırmak kimsenin zihninden dâhi geçmiyor. Zulmün izi silinmiş; ne insana, ne hayvana, ne doğaya, ne de suya kıyılıyor. Kadınlara şiddet ve çocuklara eziyet, tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş. Ormanlar yanmıyor, sular kirlenmiyor; ne şahsî malda ne de amme mülkünde israfa cevaz veriliyor. İffet ve namus mukaddes sayılıyor; herkes birbirinden emîn, huzur içinde yaşıyor. Cehaletin karanlığı ilmin ışığıyla dağılmış; kimse akıl ve hikmetten yoksun hareket etmiyor.
Kulağa bir ütopya gibi geliyor, değil mi? Oysa bu tasvir ettiğimiz hayat; inandığımız değerlerin, îman ettiğimiz dînin bize vadettiği asgarî yaşam standardıdır.
İşte böyle bir dünya... Gerçek bir cennet bahçesi gibi, değil mi?
Peki, bu dünyayı kim inşâ edecek?
Bu cenneti; hem idare edenler hem de idare edilenler el birliğiyle kuracak. İdare edenler adaleti titizlikle tesis ederek, idare edilenler ise kanunlara ve vicdanlarının sesine sadâkatle uyarak bu inşâya katılacak.
Unutulmamalıdır ki devletin tek dîni adalettir. Nisâ Sûresi 58. âyet-i kerime bunu açıkça emreder: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmederken adaletle hükmetmenizi emreder.”
Kur’an-ı Kerim ayrıca; "Allah'a, Resûlüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin," buyurarak toplumsal düzenin temel taşlarını belirler. Ancak bilinmelidir ki adaletin ikâme edilmediği bir yerde ifâ edilen namaz, rûhu çekilmiş bir bedensel ritüelden ibaret kalır.
Bu dünyayı tüm Müslümanlar omuz omuza kuracak. Bugün toplum olarak en büyük yanılgımız; dindarlığı sadece şekilsel ritüellere hapsetmiş olmamızdır. Alnı secdeye varırken eli harama uzanan; oruç tutarken komşusu açken israfın zirvesinde yaşayan; dilinden duâyı düşürmeyip arkadan gıybet ve iftira okları fırlatan bir anlayış, ne yazık ki sadece kendini kandırmaktadır.
Mâûn Sûresi’nin o sarsıcı uyarısı kulaklarımızda çınlamalıdır: “Vay hâline o namaz kılanların ki, onlar namazlarının özünden uzaktırlar. Onlar gösteriş yaparlar ve hayra da engel olurlar.”
Eğer kıldığımız namaz, okuduğumuz Kur'an ve ettiğimiz duâlar bizi "kâmil insan" mertebesine yaklaştırmıyor; ahlâkımızı güzelleştirip bizi zulmün karşısında dimdik tutmuyorsa; gayretimiz beyhûde bir fiziksel hareketten öteye geçmez.
Unutmayın: Yaşadığı çevreyi haksızlıkla, liyâkâtsizlikle ve doğa katliamıyla cehenneme çevirenlerin, âhiret saadetine dair cennet hayalleri kurması büyük bir aldanıştır.
Üç aylarda veya kandil gecelerinde kılınan nâfile namazlarla, edilen fazladan duâlarla kul hakkının ve işlenen cürümlerin silineceğini sanmak, İslâm’ın özünü kavramamaktır. Asıl mesele; ibadetlerin bizi daha âdil, daha dürüst ve daha sorumlu birer fert yapıp yapmadığıdır. Namaz kılıp haksızlığa devam ediyorsak, oruç tutup yalanı terk etmiyorsak, Kur’an okuyup kul hakkına el uzatıyorsak kendimizi kandırmayalım; o ibadetler henüz kalbimize inmemiş demektir.
İslâm; Bölüşmenin ve Ortak Aklın Yoludur
Dinde imtiyazlı bir sınıf yoktur. Zulmedip hak yiyerek, mağdurlarla helâlleşmeden ve bedelini ödemeden "tövbe ettim, kurtuldum" demek beyhûde bir tesellîdir. İslâm; lüks içinde şımaranların, servet yığıp halka tepeden bakanların dîni değildir. İslâm; ezilenin, sömürülenin ve mazlumun yanındadır. Sizin dîniniz mal biriktirmekse, bizim dînimiz bölüşmektir. Din; birilerinin şahsî menfaatlerine göre eğip bükeceği bir geçim kapısı değildir. Kârûn’un servetiyle gururlanıp sonunu unutanlar, bugün de aynı uçurumun kenarında yürümektedirler.
İslâm “Ben dedim, oldu” diyenlerin değil, istişâre edenlerin, ortak akılla hareket edenlerin yoludur. Allah’ın yasası (Sünnetullah), sultanı da çobanı da aynı terazide tartar. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak erdemde, takvâda ve adalettedir.
İlâhi hakikatlere râm olursak dünyamız cennete dönüşür. Aksi halde; bozulan doğası, kirlenen suyu ve can çekişen adaletiyle kendi ellerimizle inşâ ettiğimiz bir cehennemde yaşarız. Yaşadığı yeri cehenneme çevirenler, oradan cennete yol bulamazlar.
Bugün doğası bozulmuş, liyâkâti gömülmüş bir dünyada nefes alıyorsak, bu bizim eserimizdir. Ancak bu dünyayı yeniden cennete çevirmek de bizim elimizdedir: Doğruluğu rehber, adaleti şiâr edinerek ve inandığımız değerleri şekilden kurtarıp kalbimize, hayatımıza ve işimize nakşederek...
Önümüzde iki yol var: Ya bu emirlere uyup yeryüzünü cennete çevireceğiz ya da havası zehirlenmiş, vicdanı körelmiş bir cehennemde kaybolacağız. Şunu asla unutmayalım: Kötü olan din değildir; kötü olan, dîni kendi kirli emellerine âlet eden, kutsallar üzerinden nemalanan gruplardır.
Asıl mesele şudur: İnsanı insan kılan ilimdir, adalettir, merhamettir ve dürüstlüktür. Namazımızı, orucumuzu ve duâlarımızı bu yüce ahlâka tahvîl edebilirsek, hem bu dünyada hem de ukbâda gerçek huzura erişiriz. Aksi takdirde, sadece kendimizi avutmuş oluruz.
Hayal ettiğimiz o huzurlu dünya aslında çok yakınımızda. Yeter ki samimiyetle isteyelim ve her ânımızı o mukaddes ideâle göre şekillendirelim.
Not: Beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikati haykırmak için yazıyoruz. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikate omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar