İnsan bu hayatta en çok neye kırılıyor, biliyor musunuz?
Yaptığı iyiliğin karşılıksız kaldığını sandığı anlara…
Birine el uzatıyor, unutturuluyor.
Bir kalbi incitmemek için kendi içini susturuyor, görülmüyor.
Bir dostluğu ayakta tutmak için çırpınıyor, değeri anlaşılmıyor.
Ve günün sonunda insan, kendi kendine aynı soruyu soruyor:
“Bunca incelik, bunca sabır, bunca iyi niyet gerçekten bir anlam taşıyor mu?”
Çünkü hayat, ilk bakışta adil görünmüyor.
İyilik yapan yoruluyor, kötülük yapan sanki yoluna daha rahat devam ediyor.
Vicdanlı olan daha çok düşünüyor, daha çok susuyor, daha çok yara alıyor; vicdansız olan ise çoğu zaman daha az hesap verir gibi görünüyor. İşte insanın inancı tam da burada sınanıyor. Tam da burada, kalbin en sessiz yerinde büyük bir kırılma yaşanıyor.
Ama yıllar insana şunu öğretiyor: Hayatın adaleti, her zaman göz önünde çalışan bir düzen değildir. Bu dünyada hiçbir şey boşluğa düşmez. Ne bir iyilik kaybolur ne de bir kötülük iz bırakmadan geçer. Sadece hayatın hesap tutma biçimi, bizim acelemize benzemez.
Biz hemen görmek istiyoruz.
Hemen karşılık bulsun istiyoruz.
Hemen anlaşılayım, hemen kıymetim bilinsin, hemen haksızlık cezasını bulsun istiyoruz.
Oysa hayat böyle işlemiyor. Hayat, sessizce çalışan bir terazidir. Kimi zaman hemen tartar, kimi zaman bekler. Kimi zaman insan yaptığı iyiliğin karşılığını aynı gün alır; kimi zaman ise yıllar sonra, hiç ummadığı bir kapıdan geri döner o iyilik. Bazen bir dua olur, bazen zor zamanda uzanan bir el, bazen de “Her şey bitti” denilen anda insanın önüne açılan yeni bir yol…
İyilik çoğu zaman gürültüsüzdür.
Kendini ilan etmez.
Manşet olmaz.
Alkış istemez.
Ama iz bırakır.
Belki siz çoktan unuttunuzdur; bir zamanlar birine söylediğiniz güzel bir söz, onun en karanlık gününde içinde kalan tek ışık olmuştur. Belki siz sıradan bir davranış yaptığınızı düşünmüşsünüzdür; ama o davranış, başka bir insanın hayata tutunma nedenlerinden biri haline gelmiştir. İyilik bazen böyle görünmez yerlerde büyür. Sessizdir ama derindir. Gösterişsizdir ama kalıcıdır.
Kötülük de öyledir. İnsan bazen kırdığı kalbin hesabını hiç vermeyeceğini sanır. Haksızlık yapar, yoluna devam eder. Birini küçümser, bir can yakar, bir hakkı çiğner ve bunu hayatın kalabalığı içinde kaybettirdiğini düşünür. Ama kötülük de tıpkı iyilik gibi kaybolmaz. Hayat, onu da sahibine bir şekilde geri taşır. Belki aynı olayla değil, belki aynı insanla değil, ama aynı duygunun ağırlığıyla…
Çünkü hayat unutmaz.
İnsan unutur, zaman örter, kalabalıklar dağıtır; ama hayatın derin hafızası vardır.
Bu yüzden mesele yalnızca dışarıda ne olduğu değildir. Asıl mesele, insanın içinde ne biriktiğidir. Bugün birçok insanın gözden kaçırdığı hakikat de burada yatıyor. Çünkü karşılığı sadece dışarıda arıyoruz. Oysa iyiliğin ilk ödülü, insanın kendi içinde başlar. Bir iyilik yaptığınızda kalbinizde açıklayamadığınız bir ferahlık oluşur. Birine merhamet ettiğinizde, aslında sadece onu değil kendinizi de iyileştirirsiniz. İçiniz hafifler. Ruhunuz genişler. Gece başınızı yastığa koyduğunuzda içinizde sessiz bir huzur varsa, bu tesadüf değildir.
Kötülüğün ilk cezası da yine insanın içindedir. Dışarıya ne kadar güçlü görünürse görünsün, vicdanını zedeleyen insanın iç dünyasında bir çöküş başlar. Merhametini kaybeden, önce insanlığından eksilir. Haksızlık yapan, önce kendi ruhuna zarar verir. Kırdığı kalbin sesi bazen dışarıdan duyulmaz; ama içeride yankılanır. İnsan bunu saklayabilir, bastırabilir, unutmuş gibi yapabilir; fakat iç dünya hiçbir zaman bütünüyle susmaz.
Belki de bugün en çok unuttuğumuz şey budur:
İnsan, yaptıklarıyla önce kendini inşa eder ya da kendini yıkar.
Modern zamanların en büyük yanılgısı, her şeyin anında sonuç vermesini beklememizdir.
Hız çağında yaşıyoruz; mesajlar anında gidiyor, haberler saniyeler içinde yayılıyor, beklentiler hemen karşılık bulsun istiyoruz. Bu yüzden ahlaki sonuçların da aynı hızla ortaya çıkmasını bekliyoruz. Oysa hayat, dijital bir ekran gibi çalışmıyor. Hayat tohum gibi işliyor. Ne ekiyorsanız, onu biçiyorsunuz. Ama her tohum aynı mevsimde filiz vermiyor.
Kimi iyilik hemen çiçek açıyor, kimi yıllarca toprağın altında bekliyor.
Kimi kötülük anında çürüyor, kimi zamanını kolluyor.
Ama hiçbir tohum yok olmuyor.
İşte insanın asıl olgunluğu burada başlıyor: Görmediği anda da adalete inanabilmekte… Karşılığını hemen almadığında da iyilikten vazgeçmemekte… Dünyanın sertliği karşısında kendi kalbini sertleştirmemekte…
Çünkü bu çağın en büyük tehlikesi, kötü insanların çoğalması kadar, iyi insanların yorulup iyilikten vazgeçmesidir.
Bir insan çok kırıldı diye kırıcı olmayı seçiyorsa, bu hayatın kaybıdır. Çok incindi diye merhametini bırakıyorsa, dünya biraz daha yoksullaşıyor demektir.
Oysa bazı insanlar vardır; ne yaşarlarsa yaşasınlar, kalplerinin temiz tarafını korurlar. En çok onlar yorulur belki. En çok onlar sessiz ağlar. En çok onlar “Neden hep ben?” diye içinden geçirir. Ama yine de kötüleşmezler. İşte hayatın gerçek kazananları onlardır.
Çünkü insanı büyük yapan, başına gelenler değil; başına gelenlere rağmen nasıl kaldığıdır.
Başkaları sizi anlamamış olabilir.
Kıymetinizi bilmemiş olabilir.
En çok emek verdiğiniz yerde en az değeri görmüş olabilirsiniz.
Ama bu, sizin değersiz olduğunuz anlamına gelmez.
Bu, bazen insanların bakıp da göremediği anlamına gelir.
Ve hayat, bir gün herkese göremediğini gösterir.
Bazen insanın tek ihtiyacı budur aslında: Yaptıklarının boşa gitmediğini bilmek… İçinde tuttuğu sabrın, yuttuğu kırgınlığın, karşılıksız gibi duran emeğin kaybolmadığını hissetmek… Çünkü görünmeyen şeyler de birikir. Söylenmeyen cümleler, tutulmuş öfkeler, kırmamayı seçtiğimiz anlar, içimiz kanarken gösterdiğimiz nezaket… Bunların hiçbiri yok olmaz.
Bir yerde karaktere dönüşür.
Bir yerde kadere karışır.
Bir yerde dönüp insanı bulur.
O yüzden belki de artık çocukça bir beklentiyle “Neden hemen olmadı?” diye sormak yerine, daha derin bir yerden bakmayı öğrenmeliyiz. Hayatın acele etmediğini ama eksik de bırakmadığını kabul etmeliyiz. İyiliğin de kötülüğün de cevabı vardır. Kimi erkendir, kimi geçtir; kimi açıktır, kimi sessizdir. Ama mutlaka vardır.
Bu bilinç insanı iki yönden terbiye eder:
Hem umutlu kılar hem dikkatli.
Umutlu kılar; çünkü yaptığı iyiliğin kaybolmadığını bilir.
Dikkatli kılar; çünkü yaptığı kötülüğün de cevapsız kalmayacağını anlar.
Belki de toplum olarak en çok bu idrake ihtiyacımız var. Bir tebessümün küçük olmadığını, bir sözün boş olmadığını, bir kalbi onarmanın da kırmanın da sonuçları olduğunu yeniden hatırlamaya… Çünkü dünya sadece büyük olaylarla şekillenmiyor; çoğu zaman küçük davranışların birikimiyle sertleşiyor ya da güzelleşiyor.
Bir çocuğa gösterilen şefkat boş değildir.
Bir yaşlının gönlünü almak boş değildir.
Bir dostun yükünü hafifletmek boş değildir.
Bir insanı aşağılamak da boş değildir.
Bir kalbi küçümsemek, bir emeği hiçe saymak, bir gözyaşına sebep olmak da boş değildir.
Her şey hayatın sessiz terazisine düşer.
Son söz şu olsun:
Bu dünyada hiçbir şey karşılıksız değildir. Ne iyilik ne kötülük, ne merhamet ne zalimlik, ne sabır ne de hoyratlık… Hepsi bir gün yerini bulur. Bize düşen, karşılığını hemen göremesek de iyiliğe inanmaktan vazgeçmemektir. Çünkü asıl mesele, hayatın bizi nasıl karşıladığı değil; bizim hayata ne bıraktığımızdır.
Ve insan, en sonunda şunu anlıyor:
Hayat bazen geç cevap verir.
Ama mutlaka cevap verir.