Bazen insan kendini bir dere gibi hisseder.
Sessizce akan, kimseye çarpmadan, kimseyi rahatsız etmeden ilerleyen bir dere… Sanki hayatı boyunca tek istediği şey huzurmuş gibi. Gürültüden uzak, sarsıntısız, kırılmadan, incinmeden yaşamak…
Bir köşede kendi halinde akıp gitmek.
İlk bakışta ne kadar güzel değil mi?
Kim istemez ki böyle bir hayatı… Yaralanmadan sevmeyi, kaybetmeden bağlanmayı, düşmeden yürümeyi… Ama insan kalbinin derinlerinde tuhaf bir boşluk da büyür böyle yaşadıkça. Çünkü bazı şeyler sadece yaşamakla değil, hissetmekle var olur. Ve en çok da acı, insana hissettiğini hatırlatır.
Bazı dereler vardır… Sakinliğiyle değil, sesiyle tanınır. Dağların içinden kopar, sanki bir yerlerden kaçıyormuş gibi akar. Önüne ne çıkarsa çarpar. Taşlara vurur kendini, parçalanır, köpürür. Bazen öyle yorulur ki sanki duracak sanırsın. Ama durmaz. Çünkü içinde durmasına izin vermeyen bir şey vardır. Belki bir özlem, belki bir eksiklik, belki de adı konmamış bir arayış…
İnsan da öyledir aslında.
Bazı hayatlar vardır… Hiç kırılmamış gibidir. Hep “iyi” gitmiştir. Büyük kayıplar yaşamamıştır, derin yaralar almamıştır. Ama işte tam da bu yüzden, bir şeyler eksik kalır. Çünkü insan bazen en çok kaybettiğinde anlar neye sahip olduğunu. En çok düştüğünde fark eder ayakta durmanın ne demek olduğunu. Ve en çok ağladığında tanır kendi kalbini.
Hiç acı çekmemiş bir kalp, sevmenin ağırlığını taşıyamaz.
Hiç karanlık görmemiş bir ruh, ışığın kıymetini bilemez.
Hiç kaybetmemiş bir insan, sahip olduklarına gerçekten sarılamaz.
Bu yüzden bazı hayatlar dışarıdan bakıldığında “rahat” görünür ama içten içe sessiz bir eksiklik taşır. Tıpkı çöle ulaşan bir dere gibi… Başta her şey yolundadır. Akış sakindir, su temizdir. Ama sonra yavaş yavaş yok olur. Ne bir iz kalır geriye ne de bir ses. Sanki hiç akmamış gibi…
Oysa zor geçen hayatlar öyle değildir.
İçinde kırıklar vardır, evet. Ama o kırıkların arasından sızan bir ışık da vardır. Acıdan geçmiş insanların gözlerinde başka bir derinlik olur. Daha yavaş konuşurlar belki, ama daha çok şey anlatırlar. Daha az gülerler belki, ama güldüklerinde içten gülerler. Çünkü onlar hayatı yüzeyinden değil, en derin yerinden tanımıştır.
Ve belki de en önemlisi… Onlar başkalarının acısını hissedebilir.
Çünkü kendi içinden geçmiştir o yolun.
İnsan bazen yorulur… Gerçekten yorulur. “Neden ben?” diye sorar. “Neden bu kadar zor?” diye içinden geçirir. Herkes düz bir yoldan yürürken kendisinin taşlı yollara mahkûm edildiğini düşünür. O anlarda kimse ona şunu söylemez:
Belki de sen denize giden yoldasın.
Çünkü denize ulaşan hiçbir dere düz bir yoldan gitmez. Yolunu kendisi açar. Çarpar, aşındırır, düşer, kalkar… Ama vazgeçmez. Ve sonunda vardığı yerde artık yalnız değildir. Kendi sınırlarını aşmış, daha büyük bir bütünün parçası olmuştur.
İnsan da böyledir işte.
Zorlandıkça büyür.
Kırıldıkça derinleşir.
Kaybettikçe anlamayı öğrenir.
Ve en sonunda… belki de en çok yara aldığı yerlerden sızarak başkalarına iyi gelir.
Hayat sana hep iki yol sunmaz. Çoğu zaman zaten o zor yolun içine doğarsın. Ama o yolu nasıl yürüyeceğin senin elindedir. Acıya küsen biri mi olacaksın, yoksa ondan bir anlam çıkaran biri mi?
Çünkü bazı insanlar acıdan sonra kapanır.
Bazıları ise oradan yeniden doğar.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Hayat seni nereye götürüyor değil… Sen yaşadıklarından neye dönüşüyorsun?
Bir dere gibi akıyorsun sen de.
Belki sessizce…
Belki hırçınca…
Ama bir yere doğru.
Ve bir gün, dönüp geriye baktığında kendine şu soruyu soracaksın:
“Ben sadece aktım mı… yoksa gerçekten hissettim mi?”