Bazı tarihler vardır; takvim yaprağı gibi çevrilemez. Bir gün olarak geçip gidemez. Çünkü o tarihlerde sadece insanlar ölmez; evler susar, ninniler yarım kalır, çocukluk kesilir, umut toprağa gömülür. Harmanlı, 17 Ocak 1878’de tam da böyle bir yer oldu: Zamanın durdurulduğu, vicdanın sınandığı, hafızanın ise bir ömür boyu görevli kılındığı bir yer…
Bugün aradan geçen on yıllara, kuşaklara rağmen Harmanlı’nın adı hâlâ boğazda düğüm olur. Çünkü Harmanlı’da yaşananlar, sıradan bir savaş sahnesi değildir. Sadece cephede değil, cephe gerisinde, savunmasız sivillerin üzerine kapanan bir karanlıktır. Kadınların, çocukların, yaşlıların; silahı olmayanların, kaçacak gücü olmayanların, ne olup bittiğini anlamaya bile vakit bulamayanların karanlığı…
Harmanlı’yı konuşurken ilk tuzağa düşmemek gerekir: Bu acıyı “savaşın kaçınılmaz sonucu” gibi göstermeye çalışan bir dil vardır. O dil, gerçeği inceltip saklar. Oysa Harmanlı’da hedef alınan askerler değildi. Orada ölenler “taraf” değildi. Orada parçalanan, insanlığın en temel hukukuydu: Sivilin korunması, masumun dokunulmazlığı, savaşın bile bir sınırı olduğuna dair asgari vicdan.
Evet, savaş dönemleri insanlığın zor sınavlarıdır; ancak savaşın kendisi bile, “her şey mubahtır” demek değildir. İşte bu yüzden Harmanlı, tarih boyunca benzer örnekleri görülen bir suçun adıdır: sistematik şiddetin, zorunlu göçün, etnik temizlik niyetinin sivillerin üzerine yığılması. Ve tam da bu nedenle, Harmanlı’yı anmak yalnızca bir matem değil; bir adalet ve hafıza sorumluluğudur.
Rakamların Yetmediği Yer
“100 binin üzerinde” ifadesi, çoğu zaman tartışmaların merkezine oturur. Kimileri rakamları küçültmeye çalışır, kimileri rakamlarla gerçeği güçlendireceğini sanır. Oysa rakamların bir sınırı vardır. Çünkü rakamlar, bir annenin evlatsız kalışını, bir çocuğun “anne” diye haykırışını, yaşlı bir adamın dizlerinin bağı çözülürken göğe bakışını anlatamaz.
Rakamlar tek başına bir şey söylemez; ancak bize şunu hatırlatır: Burada bahsi geçen şey münferit bir hadise değil, kitlesel bir yıkımdır. Yüz binleri bulan bir sivil topluluğun geri çekiliş hattında, saldırılara açık hâlde kalması; bunun sonucunda yaşanan ölüm, korku, kayıp, göç ve travma… Bunlar bir “an” değildir. Bu, kuşakların omzuna yüklenen bir enkazdır.
Bir milletin hafızası, yalnızca büyük zaferlerden ibaret değildir. Hafıza aynı zamanda acıların kaydını tutar. Çünkü acı kayda geçmezse, gelecek de güvenceye alınamaz. İnsanlığın en karanlık tecrübeleri bize tek bir şey söyler: Unutulan felaketler, kendini tekrar etmeye daha yatkındır.
Aliya İzzetbegoviç’in “Unutulan soykırım tekrarlanır” uyarısını, yalnızca bir slogan gibi değil, bir toplumsal psikoloji gerçeği gibi okumak gerekir. Unutmak, yalnızca geçmişi silmez; aynı zamanda kötülüğe “rahat hareket alanı” açar. İnkar, suçu bitirmez; suçu meşrulaştırmaya yarar. Sessizlik, acıyı dindirmez; acıyı büyütür.
Sessizlik de Bir Taraf Olur
Harmanlı’nın asıl acılarından biri de şudur: Bu büyük yıkımın, uzun süre boyunca yeterince konuşulmaması. Katliamlar iki kere öldürür: Birincisinde bedeni, ikincisinde hatırayı. Hatıra öldüğünde geriye sadece “tartışmalı bir dipnot” kalır. Oysa Harmanlı, dipnot değildir. Bir halkın yaşadığı gerçekliğin, bir toplumsal hafızanın ağır merkezidir.
Üstelik bu sessizlik yalnızca bize ait bir eksiklik değildir; aynı zamanda dünyadaki yaygın bir çifte standardın da örneğidir. İnsan hakları söylemi çoğu zaman seçici uygulanır. Bazı acılar evrensel bir duyarlılıkla anılırken, bazı acılar “bölgesel bir mesele” denilerek görmezden gelinebilir. İşte burada sert ama gerekli bir uyarı yapmak gerekir:
Acının milliyeti olmaz. Kurbanın kimliği, suçun ciddiyetini azaltmaz.
Eğer insan hakları gerçekten evrenselse, Harmanlı gibi trajediler de evrensel bir vicdanın konusu olmak zorundadır.
Bununla birlikte, burada bir başka hassas çizgi vardır: Hatırlamak, nefret üretmek değildir. Hatırlamak, intikam çağrısı hiç değildir. Hatırlamak, başkasının acısını küçümsemek de değildir. Tam tersine: Hatırlamak, insan olmanın en temel görevidir. Çünkü adalet, önce gerçeği kabul ederek başlar.
Bir Çocuğun Yarım Kalan Cümlesi
Harmanlı’yı “tarih” diye okuduğumuzda, mesafe koyarız. O mesafe, acıyı küçültür. Oysa Harmanlı’ya insan hikâyesi diye baktığımızda, mesafe kaybolur.
Bir sabah…
Soğuk, yakıcı.
Bir yanda yollara düşmüş kalabalıklar, bir yanda korku.
Bir çocuk annesinin elini tutuyor. O el, onun dünyadaki tek güveni.
Sonra bir gürültü… bir panik… bir ayrılık…
Ve birden el boş kalıyor.
Bu sahne, tek bir çocuğun hikâyesi değil; Harmanlı’nın sembolüdür.
Harmanlı’da yalnızca canlar kaybolmadı; soylar yarım kaldı, isimler kayboldu, ocaklar söndü. Bazı aileler geriye bir tek hatıra bırakamadan silindi. Bazı çocuklar büyüyemediği için kendi hikâyesini yazamadı. İşte bu yüzden tarih, onların yerine yazılmak zorundadır. Yazılmadığında, sadece geçmişi kaybetmeyiz; geleceğin ahlakını da kaybederiz.
Hafıza: Bir Anma Değil, Bir İnşa İşidir
Anmalar bazen ritüele dönüşür: Bir gün konuşulur, bir gün ağlanır, bir gün paylaşım yapılır ve sonra hayat kaldığı yerden devam eder. Fakat Harmanlı gibi olaylarda hafıza, ritüel olmaktan öte bir şeydir. Hafıza bir inşadır. Eğitimle, kültürle, yazıyla, arşivle, bellekle büyütülmesi gereken bir inşa…
Bu noktada sorumluluk sadece “anmak” değil; anlamaktır. Sadece duygulanmak değil; düşünmektir. Sadece bir cümle kurmak değil; kalıcı bir bilinç oluşturmaktır.
Okullarda bu tarih nasıl anlatılıyor?
Arşiv çalışmalarımız yeterli mi?
Akademik çalışmalar, sözlü tarih kayıtları, belgeseller, tanıklık derlemeleri var mı?
Bu acıyı taşıyan ailelerin anlatıları, kuşaktan kuşağa kaybolmadan kayıt altına alınıyor mu?
Eğer bu sorulara güçlü cevaplar veremiyorsak, hafıza zayıflıyor demektir. Hafıza zayıfladığında ise yalnızca geçmişin sesi kısılmaz; kötülüğün cesareti artar.
Sert Uyarı: Unutmak Masum Değildir
Burada açık konuşmak gerekir: “Geçmiş geçti” demek, çoğu zaman iyi niyetli bir çağrı gibi sunulur. Oysa bazı geçmişler geçmez. Çünkü o geçmiş, bugünün değerlerini belirler. Bugün “sivil” dediğimiz şeyin dokunulmazlığını savunuyorsak, geçmişte sivile dokunan eli de hatırlamak zorundayız.
Unutmak, bazen rahatlık verir; vicdanın yükünü hafifletir. Fakat toplumlar rahatlıkla değil, hakikatle güçlenir. Unutmak masum değildir; unutmak çoğu zaman suçun üzerini örter. Ve suç örtüldüğünde, suç tekrar eder.
Bu yüzden Harmanlı’yı hatırlamak, bir “tarih merakı” değil; bir insanlık refleksi olmalıdır.
Son Söz Yerine: Yarım Kalan Dua
Bu yazı bir öfke metni değildir. Bu yazı bir intikam çağrısı hiç değildir.
Bu yazı, yarım kalmış bir duanın devamıdır.
Harmanlı’da toprağa düşen masumların her biri, bugün bize bir cümle bırakıyor sanki:
“Bizi hatırlayın ki, bir daha kimse böyle ölmesin.”
Aziz şehitlerimizin ruhu şad olsun.
Ama bilinsin: Ruhların huzuru, sadece mezar taşlarında değil; hafızanın diri tutulmasında saklıdır.
Unutmayacağız.
Unutturmayacağız.
Çünkü bazı acılar vardır; insan sustukça daha çok konuşur.