
İnsanlık, hızın ve maddenin sarhoşluğuyla yeryüzüne her zamankinden daha sıkı bağlandığı bir çağdan geçiyor. Tam da bu kargaşanın ortasında, takvimler yeniden o muazzam yolculuğu, İsrâ ve Mîrâcı fısıldıyor kulağımıza. Ancak bugün Mîrâcı sadece tarihsel bir mûcize, göklere çekilen bir "seyahat" olarak anmak, o büyük hakikâti dondurmak demektir. Durup düşünmek gerek: Modern dünyanın gürültüsünde göklere açılan o sessiz yolu hâlâ bulabiliyor muyuz?
Asıl mesele şudur: Yatay bir dünyada dikey bir yükseliş mümkün müdür?
Mîrâcı Anlamak: Bir Kaçış Değil, Bir Varış
Bugünün Müslümanı için Mîraç, nefsin ağırlık ve alışkanlıklarına karşı koyabilme iradesidir. Hz. Peygamber’in (sav) Mescîd-i Haram’dan Mescîd-i Aksâ’ya, oradan "Sidretü’l-Müntehâ"ya uzanan yolculuğu, aslında insanoğluna çizilen bir tekâmül haritasıdır. Mîraç, modern insanın içine düştüğü "anlamsızlık" kuyusundan çıkışın; maddenin dar kalıplarından mânânın sonsuzluğuna firar edişin adıdır.
Bizler Mîrâcı; sadece göklerin katmanlarını aşmak olarak değil, kendi içimizdeki karanlıkları, bencillikleri ve hırsları aşarak "insan-ı kâmil" olma yolunda atılan bir adım olarak idrak etmeliyiz.
Mîrâcın Hediyesi: Zamanın İçindeki Sonsuzluk Durakları
Bu büyük buluşmadan bize kalan en somut miras, kuşkusuz namazdır. Namazı sadece bir "borç" veya mekanik bir "ritüel" olarak görmek, paha biçilemez bir mücevheri sadece ağırlığıyla tartmaya benzer.
Namaz, müminin hayatına şu üç yansımayı taşımalıdır:
* Vakit Bilinci: Günde beş vakit dünya telâşını "Allahü Ekber" diyerek elinin tersiyle itmek, "Ben eşyanın kölesi değilim" duruşudur.
* Arınma ve Disiplin: Mîraç nasıl bir temizlikten sonra gerçekleştiyse, namaz da hayatın kirlerini her vakit yıkayan bir nehir olmalıdır.
* Eşitlik: Safta omuz omuza duranlar için sosyal statülerin bittiği, sadece "kul" olmanın yettiği bir evrensel kardeşliktir.
Namazla Mîrâca Çıkmak Mümkün mü?
"Namaz müminin mîrâcıdır" müjdesi, her birimiz için açık bir kapıdır. Peki, seccademiz bizim Burak’ımız olabilir mi?
Bir Müslüman namaza durduğunda;
* Kıyâmı ile adâleti ve dik duruşu,
* Rükûsu ile sadece Allah’ın karşısında eğilmeyi,
* Secdesi ile de yeryüzüne en yakınken göklere en yakın olma paradoksunu yaşar.
Gerçek Mîraç (mânevî yükseliş), seccadeden kalkınca başlar. Mîraç, dürüst bir ticarette, şefkâtli bir dokunuşta, hak yemeyen bir duruştadır. Eğer kıldığımız namaz bizi merhametli bir insana dönüştürmüyor, dürüst bir ticarete sevk etmiyor, mazlumun elinden tutmaya itmiyor ve ahlâkımızı güzelleştirmiyorsa; biz henüz Mîrâcın kapısından geçememişiz demektir. Seccadeden kalktığında daha nazik, daha adil ve daha güvenilir olan insan, mîrâca çıkmış demektir.
Gökler Bizi Bekliyor
Bugün Müslümanlar olarak sormamız gereken soru şudur: "Benim mîrâcım neresi?"
Kudüs’ün mahzunluğu, dünyanın adaletsizliği ve ruhlarımızın daralmışlığı arasında Mîraç bize şunu hatırlatıyor: Zemin ne kadar karanlık olursa olsun, gökyüzü daima açıktır. Umutsuzluğa düşmeden; her namazda Rabbiyle konuşan, her secdede bir basamak daha yükselen bir bilinç inşâ etmeliyiz. Yeter ki namazı bir yük değil bir yükseliş aracı, Mîrâcı bir hikâye değil bir hayat tarzı olarak görelim.
Unutmayalım ki; bedeniyle yerde, kalbiyle gökte olanlar bu dünyayı yeniden îmâr ve ihyâ edebilirler.
Sözlerimizi duâ ile tamamlayalım:
Rabbimiz! Gönüllerimizi modern zamanların ağırlığından kurtar, secdelerimizi bizim için mîrâca giden bir yol eyle. Bizleri namazla arınan, namazla dirilen ve namazla yücelen kullarından eyle. Namazımızı sadece bir beden hareketi değil, rûhumuzun Sana doğru kanat çırpışına vesîle eyle. Kalplerimize İsrâ’nın ferahlığını, ruhlarımıza Mîrâcın şifâsını lütfet. Kudüs’ü mahzun, bizleri istikâmetsiz, duâlarımızı cevapsız bırakma Allah'ım!
Âmîn, âmîn...
Mithat Güdü