Bozkırın ortasında yaşayan bir insan için gökyüzü yalnızca yukarıda duran mavi bir boşluk değildir.
O, sonsuzlukla kurulan en eski bağdır.
Gök Türkler de başlarını göğe kaldırdıklarında sadece bulutları ya da yıldızları görmezlerdi.
Onlar için gök, varlığın en yüce katı, kudretin kaynağı ve evrendeki düzenin sembolüydü.
Türklerin kadim inanç dünyasında Gök Tanrı – Tengri – evrenin yaratıcısı, kainata düzen veren ve insan kaderine yön veren ilahi güç olarak kabul edilirdi.
Bu inanç yalnızca bir dini anlayış değildi; aynı zamanda devletin, toplumun ve millet bilincinin temelini oluşturan bir düşünceydi. Çünkü Türkler için dünya başıboş bir yer değildi.
Her şeyin bir düzeni, bir amacı ve bu düzeni kuran yüce bir iradesi vardı.
Bozkır gecelerinde ateşler sönmeye yüz tuttuğunda, rüzgâr çadırların arasından geçerken insanlar başlarını kaldırıp göğe bakarlardı.
O göğün altında doğar, o göğün altında savaşır ve yine o göğün altında hayata veda ederlerdi.
Ama hiçbir zaman yalnız olduklarını düşünmezlerdi. Çünkü onların inancına göre göğün en yücesinde Tengri vardı; evreni yaratan, insanları gözeten ve düzeni koruyan kudret.
Bu yüzden eski Türk devlet anlayışında hükümdarlık yalnızca siyasi bir güç meselesi değildi. Bir kağan tahta çıktığında bunun sadece soy bağıyla ya da askeri gücüyle gerçekleştiğine inanılmazdı.
Asıl kabul edilen gerçek, onun yönetme hakkını Tengri’den aldığı kut sayesinde kazandığıydı. Kağanın gücü kendisine ait bir güç değildi; gökten verilmiş bir emanet, ağır bir sorumluluktu.
Orhun Yazıtları bu düşüncenin taşlara kazınmış en güçlü tanıklığıdır. Yazıtlarda göğün ve yerin yaratılışından söz edilirken Türk milletinin Tengri tarafından korunup kollandığı anlatılır. Bu anlatı yalnızca bir tarih kaydı değildir; aynı zamanda bir milletin kendisini nasıl gördüğünün ifadesidir. Türk milleti, kaderini göksel düzenle ilişkilendiren bir bilinçle varlığını anlamlandırmıştır.
Kağanlar da bu düzenin yeryüzündeki taşıyıcıları olarak görülürdü.
Ancak bu temsilcilik, sınırsız bir güç anlamına gelmezdi. Tengri’den alınan kut, hükümdara ayrıcalık değil; sorumluluk yüklerdi. Kağan töreye uymak, adaleti sağlamak ve milleti bir arada tutmak zorundaydı. Çünkü devletin düzeni ile göğün düzeni arasında kopmaz bir bağ olduğuna inanılırdı.
Belki de bu yüzden eski Türkler göğe baktıklarında yalnızca bir manzara görmezlerdi. Gökyüzü onlar için bir hatırlatmaydı. Gücün nereden geldiğini, adaletin neden gerekli olduğunu ve bir milletin nasıl ayakta kalabileceğini anlatan sessiz bir öğretmendi.
Bugün modern şehirlerin içinde gökyüzüne bakmak çoğu zaman unutulan bir alışkanlık haline geldi. Oysa bozkırın insanı için gök konuşan bir sessizlikti. İnsanlara kim olduklarını, nereden geldiklerini ve nasıl yaşamaları gerektiğini hatırlatıyordu.
Belki de Gök Türklerin bize bıraktığı en büyük miras tam da burada saklıdır:
Göğe baktığımızda yalnızca yıldızları değil, insanın sorumluluğunu da görebilmek.