Hakan DİKMEN

Tarih: 03.02.2026 08:49

Farkında mısınız?

Facebook Twitter Linked-in

Her geçen gün tükeniyoruz. 
Mesafeler erişilmezliğin kıskacında uzayıp gitmeye başladığı andan itibaren, bizler de; bıkkınlığın, yılmışlığın ve hatta boş vermişliğin basamaklarında salınıp duruyoruz.
Seyre daldığımız âlem sadece ve sadece bir aldatmacadan ibaret olup, hiçbir şey ama hiçbir şey gerçekçi değildir.
Bulunduğumuz ortamlarda ki sahtekârlıklar, bunun en basit delili olarak bizlere yeterli olabilir.
Nasıl mı?
Çok basit, gelin hep birlikte birkaç gözlem yapalım…
Yazın, kışı; yani serinliği özlemek, dile getirmek ve kışın ise sıcağı, yani yaza olan hasretliği ön plana koymak… 
İyilik kendimizden yana yapıldığı müddetçe, memnuniyetimizin sınırı elbette ki dudaklarımıza sırıtma olarak yansır ama ara verildiği veya kesildiği zaman ortaya çıkan eylemimiz, sadece ve sadece öfkeden öteye çağ atlayacak kara bir delik arar durur.
Alışılagelen eylemlerin sonu, mecburiyete yansır durumunu çok çabuk unuturuz da ondan…
Yani birisi bize veya bizler birisine iyilik yapmayı bıraktığımızda önce tembellikle, sonrasında da ihanetle suçlamak asli görevlerimiz arasındadır…
O ihanetin adı da şakşakçılık olur.
Asalaklığımızı örtbas edebilmek açısından,
Hep başkalarından bekleriz çalışmayı ama mükemmelliği bize yansımalıdır. 
Başkaları ter atarken, gayret ile çabalanırken bitmeyen uğraşların diyarında, sefasını süren her daim biz olmalıyız değil mi?   
Hep bizi ön planda tutmalılar. 
Biz pohpohlanmalıyız. 
El bebek- gül bebek misali…
Ve yorgunluğumuzun mükâfatını da, yüzümüze karşın söylenecek birkaç cümle ile bertaraf etmeliyiz.
“Padişahım çok yaşa” nidaları arasında… 
Ya da geçenlerde bir programda birisi çığırtkanlığın senaryosunu yazmışçasına haykırırken ki gibi… 
“Başkanım çok yaşa…”  
Farkında mısınız? Biz her geçen saniye, biz olmaktan çıkıyoruz.
Anılarımızın kayboluşunu dahi izleyemiyoruz. 
Hatıraların tozpembelikten, kapkara bir kin çukurunun içerisinde çürüyüp gitmesine sesimiz çıkmazken; menfaat dallarının bedenimizi sarmasına aynı sessizlik içerisinde kayıtsız kalmamız, sadece ve sadece kibir deryasında kaybolduğumuzun işaretidir.
Hani şu toplantılarda “bana neden yer ayrılmamış” egosu içerisinde çocuklar gibi küserek ortamdan çıkıp gidenler var ya, işte tam da anlatmak istediğim “kare” budur…
Aynı eylemi yaşayanlar daha çıkışta birlik ve beraberlik kavramlarından bahsederek bir sonraki sahnede yer ayırtma çabasını ise hiç unutmazlar.
Aynı söylemlerin arkasına sığınan bu birkaç kişiden oluşan asalak zümre; bir bakmışsınız birlikteliğin imkânlarını toplumla değil, kendi gruplarında tüketme yarışı içerisindedirler…
Topluma yansıyan karelere bakın, daha dikkatli bakın ve hatta kendilerini nasıl soyutlayarak ayrıştıklarına bir bakın görürsünüz… 
Tükeniyoruz, farkına varamıyor musunuz?
Yok oluyoruz.
Sözüm ona “şakşakçıların ortalıkta birilerini yağladıkları dönemleri ve şahsıları” eleştirenlerin elleri alkıştan patlamış durumda ama kimseler farkında değil.
Bitmişiz, haberimiz yok…
Adamlıktan bahsedenlerin adamlıktan bihaber yaşamaları gibi…
Ağlanacak halimize katılarak hem de gülmeye başlamışız da; asıl ardımızdan ağlayanımız yok gibilerinden…
Her geçen gün biraz daha tükeniyoruz.
Farkında mısınız?


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —