EŞİK
"Affetmek" ve "Susmak" Arasındaki İnce çizgi…
Eskiden evlerin kapısında eşikler olurdu bilenler bilir..
Eşik genelde atlanır, üstünde durulmaz..
Ya önündesinizdir, ya arkasında..
Bugün kendi ruh halimde bu eşiğe bir isim verdim..
Yine kendimce..
Eşiğin adı:
AFFETMEK...
Çünkü "Affetmek" çok basit söylenebilen bir kelime olsa da, iki tarafında "uç" iki noktası olan bir yerdedir..
Tıpkı kapı eşiği gibi..
Atlarsak evin içindeyiz, atlamazsak dışında!
Uç iki taraf..
Peki ya bu "affetme" eşiği üstünde kalırsak?
Mantıken insan ya geçmeli, ya durmalı değil mi?
Ama bu eşik, AFFETME eşiği ise genellikle durur..
Yani eşiğin gerisinde kalır, atlayamaz..
Çünkü bu eşiğin gerisinde unutulamayanlar vardır.
Telafi edilemeyen zararlar, geri dönmeyen zamanlar…
Bir “kusura bakma” ile kapanmayan yaralar hatırlatır insana..
Affetmek, sandığımız kadar romantik de değildir.
İnsan bazen affetmez; affedemez..
Kinci olduğu için değil, yorulduğu için!
Öfkeyi taşımaktan değil, adaletsizliği kabullenmekten korktuğu için!
Affetmek…
Tek kelime, ama çoğu zaman bir ömürlük yük..
İnsana bazen “erdem” diye sunulur..
Bazen “olgunluk”.
Bazen de “imanın gereği” denir..
Oysa çoğu insan için affetmek, tüm bu "meziyet" olarak sıralanan şeylerin dışında çok büyük bir MÜCADELEDİR!
Çünkü affedemediğimiz şeyler yaşanmışlıklardır…
Telafisi mümkün olmayan zararlar…
Bir özürle geçiştirilemeyecek kırgınlıklar…
Ve içimizde sessizce büyüyen kin, öfke, hatta haklılık duygusu…
Ama bir yerde tıkanır insan!
Affedemedikçe tükenir..
Çünkü bu bir yüktür ve taşımaktan yorulmuştur!
Tam da bu noktada bir cümle çıkar karşısına:
“Allah affeder.”
Bu bir bilgi değil, aslında büyük bir ümittir.
İnsanı utandıran bir ümit!
Affetmek: Yani İlâhî Bir Fiil!
Rabbimize mahsus..
En bildiğimiz, her konuda "kendimiz adına" sığındığımız ve yine "kendimize" karşı uygulanacağına hep ümitvâr olduğumuz bir fiil..
“De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” (Zümer Sûresi-39/53)
İşte bu ümit utandırır insanı!
Yaradan "HEP" affediyorken…
Rahmeti gazabını geçmişken…
Affetme kapısını son nefesimize kadar hep açık tutuyorken..
İnsan kendi kendine sormalı galiba...
“Ben kimim ki affetmiyorum?”
Ayrıca burada çok ince bir ironi var dikkat edelim!
Allah, kuluna karşındakini “affet” de demiyor!
“Ben affederim” diyor..
İnsanı affetmeye zorlamıyor!
Karşısındakini affetmekte zorlanan kuluna; "Benden ümidini kesme, affederim seni" diyerek, bunu kendi adına düşündürüyor ve yüzleştiriyor aslında..
Tabii ki düşünebilirsek!
“De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” (ZümerSûresi- 39/53)
AffetMEMEK!
Olabilir bu da bir tercih..
Zorlama yok!
Emir değil!
Şart değil!
Günah hiç değil!
Bu ayetler ile Rabbimiz "affetmek" mutlak bir zorunluluk demiyor, sadece ahlâkî bir çağrıda bulunuyor bize..
“Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir.” (Şûrâ Sûresi- 42/40)
Dikkat edelim:
Yine affetmeyene günah yazıldığını söylemiyor Rabbimiz!
Tehdit etmiyor!
Ama...
Affedene, affedebilene mükâfat vaad ediyor!
Yani, affetmek “zorunlu” değil!
AMA "ZOR"dur!
İşte tamda bu yüzden karşılığında "MÜKAFAT" vaad edilmiştir..
Tıpkı "büyük" ödülü olan bir “mücadele” gibi..
Ve her zor olan, herkese aynı anda nasip olmaz.
İşte bu şekilde bazende insan affedemez..
Ama intikam da almaz.
Susar.
Ve meseleyi Allah’a bırakır.
Belki de bu, bahsettiğim "eşiğin" tam üzeridir!
Tek ayağının sığdığı o eşiğin üzerinde dengede durmaya çalışmak!
Ne affedebilmiş, ne susmuş olmak…
Sadece kalbini korumak.
Susmakla acziyet göstermiş de olmaz insan..
Kalbini korur, korumalıdır..
Çünkü kin, sahibini esir eder!
Öfke, taşıyanı yakar!
Affetmek bazen karşı taraf için değil,
insanın kendisi için zorunlu hale gelir..
Ama şunu dürüstçe söyleyelim:
“Affetmek bir erdemden çok büyük bir imtihandır!"
Ve bu imtihana dayanma gücü, kalbin imanla kurduğu bağdan gelir..
Ama her affedemeyiş, imansızlık yahut eksiklik de değildir elbette..
Zira "affetmek zorundasın" denmemiş..
Affedersen mükafatın büyük olur denmiş..
İnsanın mükafâta talip olacak gücü yoksa bir şey kaybetmez..
Kazanabilecek bir ödülden vazgeçmiş olur sadece..
İşte o zaman insan durumu Allah’a havale eder.
İçinden şunu diyerek:
“Ben yapamadım Ya Rabbi… Gücüm yok! Sen bilensin, görensin...”
Bugün içimde coşan bir ırmak..
Hangisiyiz?
Hangisi olmalıyız?
Hangisini yapmalıyız?
Yapamazsak?
Yaparsak?
Eşik çok yüksek!
Atlasak?
Yerimizde kalsak?
Ya da tam üstünde dursak, dengeyi koruyabilir miyiz?
Zor sorular...
Ez-cümlede bu soruları muhasebe ederken duamız ile bitirelim...
Ya Rab!
Kusurumuzu affet!
Bizi kendine "kul" olarak kabul et!
Kul olarak acziyetimizle düştüğümüz çıkmazlarda bizlere yardımcı ol!
Bize ağır gelen, altında ezildiğimiz yaşanmışlıkları..
Yaşanmışlıklara karşı gösterdiğimiz "susmak" gibi görünen sabrı, senin rızan için göstermiş olan kullardan eyle..
Sen ki af kapımımızı kapatmayansın..
Bize de o kapıdan geçebilmeyi nasip eyle..
Kuluz..
Beşeriz, şaşarız..
Varsa birilerinde hakkımız; bu haklarımızı, hakkına girmiş olabileceklerimize keffaret eyle..
Attığımız her adımı, Rabbimizin rızasına doğru atabilmek niyeti ve duasıyla...
VESSELÂM...