
Kültürel Erozyonun Görsel Karargâhı: Ekranlardaki Ahlâk Tasfiyesi
Günümüz Türkiye’sinde kitle iletişim araçlarının, bilhassa televizyon dizilerinin toplumsal doku üzerindeki etkisi artık bir eğlence unsuru olmanın çok ötesine geçmiştir.
Türk dizileri yıllardır aynı döngünün içinde: Mafya var, cinayet var, ihanet var, kadına şiddet var. Bir kurşun patlamadan, bir tehdit savrulmadan, bir evlilik bozulmadan bölüm bitmiyor. Ne kadar karanlık iş varsa senaryoya boca ediliyor; fakat sanat yapan, kitap okuyan, bilimle uğraşan; vicdanı, merhameti, saygıyı hayatının merkezine koyan insanlar ya hiç yok ya da fon dekoru gibi görünüp kayboluyor.
Peki neden? Bu toplumda iyi insanlar yok mu? Var elbette. O hâlde neden ekrana yansımıyor? Sorunun cevabı basit ama acı: Çünkü şiddet, tutku ve entrika sattırıyor. Reyting grafikleri insanların nezâketini değil, tansiyonunu ölçüyor. Ekranlar bize huzuru değil, gerilimi pazarlıyor. Fakat asıl tehlike sadece hikâyelerdeki karanlık değil; asıl tehlike, bu karanlığın “normal” hâle gelmesidir. Bu tablo sadece bir tercih değil, sistemli bir kültürel çölleşme hamlesidir.
Değerler Manzumesinden Şiddet Güzellemesine
Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan yegâne kolonlar; dinî değerler, ahlâkî normlar ve edep dairesindeki toplumsal yaşamdır. Ancak mevcut dizi sektörü, bu kolonları güçlendirmek yerine temellerine balyoz vurmayı tercih ediyor. Ekranlarda "karizma" adı altında pazarlanan mafya figürleri hukuk devletini ve toplumsal huzuru hiçe sayarken; gençlerimizin zihnine adaletin mahkemelerde değil, namluların ucunda olduğu algısı sinsice zerk ediliyor.
Dizilerde genç bir kız, sevgi ve sadakat yerine “Kim daha güçlü, kim daha zengin?” sorusuyla aşk tercihi yapıyor. Silahı eline alıp kanlı bir hesaplaşmaya girişen karakterler “karizmatik” sunuluyor. Oysa aynı davranış gerçek hayatta bir insanın yaşamını altüst eder.
Edep ve Hayâ Süzgecinin Kaybı
Dizilerde servis edilen edep dışı görüntüler ve çarpık ilişki ağları, Türk aile yapısının en mahrem kalelerini kuşatmış durumdadır. Aile içinde konuşulmayacak sahneler, yemek masasında misafir konumunda. Bu da kaçınılmaz olarak genç zihinlerde mahremiyet bilincini aşındırıyor. Toplumun aynası olması gereken medya, toplumun yönünü karartan bir perdeye dönüşüyor. Sadakat yerine ihanetin, iffet yerine teşhirciliğin, sabır yerine ise anlık hazların yüceltilmesi; toplumsal bir cinnetin zeminini hazırlamaktadır. Binlerce yıllık medeniyet mirasımız olan "hayâ" duygusu reyting uğruna kurban edilmekte; "modernlik" maskesi altında ahlâkî bir çözülme normalize edilmekte, dînî ve ahlâkî değerler giderek arka plana itilmektedir.
Bilgi Toplumundan Haz Toplumuna: Sorumsuz Nesiller
Asıl acı verici olan ise bu yapımların yetişmekte olan nesiller üzerindeki yıkıcı tahribatıdır. Kütüphanede sabahlayan, laboratuvarda ter döken veya bir sanat eseri üzerine kafa yoran karakterler, senaryolarda ya hiç yer bulamıyor ya da "hayatın gerçeklerinden kopuk" marjinal tipler olarak karikatürize ediliyor.
Dizilerde kimse çalışmıyor; herkes holding sahibi, malikâne sakini, milyonlarla oynayan iş insanı. Emek, alın teri, üretim… Bunlar senaryodan tamamen silinmiş durumda. Bugün gençlere sorulduğunda çoğu, emekle değil “şansla, güçle veya biriyle bağlantı kurarak” yükselmenin mümkün olduğuna inanıyor.
Emek vermeden zenginliğe ulaşan, ahlâkî hiçbir kural tanımadan yükselen kurgusal kahramanlar; gençlerin rol model haritasını bozuyor. Sonuçta vatanına, ailesine ve mukaddesatına karşı sorumluluk hissetmeyen, tamamen bireysel hazlarının kölesi olmuş bir "ekran nesli" ile karşı karşıya kalıyoruz.
Sosyal Bir Sorumluluk Çağrısı
Dizilerde dînî ve ahlâkî değerlerin bilinçli bir şekilde dışlanması veya yanlış temsil edilmesi, toplumsal bağlarımızı bir arada tutan mânevî tutkalın kurumasına sebep olmaktadır. Merhametin "zayıflık", dürüstlüğün "safdillik" olarak sunulduğu bir vasatta; vicdanlı ve erdemli bireyler yetiştirmek imkânsız hâle gelmektedir.
Soruyu yeniden soralım: Neden kitap okuyan, bilimle uğraşan, sanat yapan, ahlâkıyla örnek olan insanlar dizilerde yok? Çünkü onların hikâyesinin reyting grafiğini zıplatmayacağı düşünülüyor. Ama unutulan bir hakikat var: Ekranlar sadece reyting değil, gelecek de üretir. Bugün dizilere serpiştirilen her sahne, yarının davranışlarına dönüşme potansiyeli taşır. Gençler, gördükleri rol modellerin aynasına bakarak büyür. Eğer ekranda vicdan, merhamet ve saygı yoksa yarının toplumunda da bunların eksik olması şaşırtıcı değildir.
Sonuç olarak; yapımcıların, senaristlerin ve denetleyici mekanizmaların bu kültürel yıkımdaki vebâllerini görmezden gelme lüksü yoktur. Ekranlar, bir milletin geleceğinin kurban edildiği sunaklar olmamalıdır. Sanatın iyileştirici gücü, bilimin ışığı ve ahlâkın koruyucu zırhı dizilerde başrole taşınmadığı müddetçe toplumsal çürüme kaçınılmaz bir akıbet olarak karşımızda duracaktır.
Unutulmamalıdır ki bir millet, kılıçla fethedilse de ancak ahlâk ve kültürle yaşatılır.
Not: Mithat Güdü; beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikati haykırmak için yazar. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikate omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar