Bazı krizler gürültüyle gelmez. Sokaklar sakindir, kurumlar ayaktadır, seçimler yapılır; ama devlet aklı yavaş yavaş aşınır. Bugün Bulgaristan’ın karşı karşıya olduğu risk tam da budur:
Çöküş değil, erime.
Tarihte devletleri yıkan çoğu zaman tek bir büyük darbe olmamıştır.
Asıl yıkım; küçük ayrışmaların normalleşmesi, ortak dilin kaybolması ve “biz” fikrinin sessizce terk edilmesiyle gelir.
Bu yüzden Bulgaristan’ın meselesi yalnızca ekonomi, koalisyon denklemleri ya da seçim takvimleri değildir. Asıl mesele, devletin kime ait olduğu sorusuna verilen cevabın giderek bulanıklaşmasıdır.
Yüzyıllar önce Kubrat Han’ın başardığı şey, askeri bir zaferden çok daha fazlasıydı. O, farklı boyları tek bir irade altında toplayarak “birlik” fikrini siyasal bir çerçeveye oturttu. Bugünse tam tersine, siyaset birleştirmek yerine ayrıştırmayı yönetme sanatına dönüşmüş durumda. Herkes kendi seçmenine konuşuyor; ama kimse devlete hitap etmiyor.
Oysa modern devletler, çoğunluğun sesiyle değil, ortak hukuk ve eşit aidiyet duygusuyla ayakta kalır. Bir ülkede yurttaşlar kendilerini “misafir”, “yük” ya da “geçici” hissetmeye başladığında; bayrak yerinde durur ama devletin içi boşalır. Tehlike tam da burada başlar.
Bugün Bulgaristan’da halkın beklediği şey yeni vaatler değil, yeni bir siyasal dildir. Kimlikleri sayarak değil, vatandaşlığı merkeze alarak konuşan bir dil… Korkuları kaşıyarak değil, güven inşa ederek iktidar arayan bir yaklaşım… Bu bir ideoloji meselesi değil, bir devlet refleksi meselesidir.
Sorumluluk, parti tabelalarının arkasına saklanamayacak kadar büyüktür. Parti başkanları şunu görmek zorundadır: Kısa vadeli kazançlar uğruna zayıflatılan birlik duygusu, uzun vadede herkesi kaybettirir. Tarih, bunu defalarca kanıtlamıştır.
Sonuçta geriye değişmeyen tek hakikat kalır:
Birlik ve beraberlik, ölümden başka her şeyi çözer.
Bu söz bir temenni değil, bir uyarıdır. Bulgaristan bu uyarıyı bugün ciddiye alırsa, tarih yalnızca geçmişte kalır. Almazsa, tarih bir kez daha geleceği yazmaya başlar.