Sabah alarm çalıyor. Gözümüzü açmadan telefona uzanıyoruz. Bir bildirim düşüyor: “Yeni fiyat güncellemesi.” Artık “güncelleme” kelimesi yazılım dünyasından çıktı, mutfak masasına yerleşti. Ekmeğin, elektriğin, suyun versiyonu yükseliyor; maaş aynı sürümde kalıyor.
Eskiler “Ayağını yorganına göre uzat” derdi. Biz artık yorganı uzatmaya çalışıyoruz ama kumaş kısa, iplik pahalı. Yorgan yetmeyince dizler dışarıda kalıyor; üşüyen yine biz oluyoruz.
Bir ülkenin ekonomisi bozulduğunda önce rakamlar konuşur, sonra manav susar. Çünkü o etiket değiştirmekten yorulmuştur. Her gün yeni fiyat yazmak, insanın kalemini de kalbini de törpüler.
Eskiden pazarda “abi biraz indir” denirdi. Şimdi pazarcı da müşteri de aynı cümleyi kuruyor: “Vallahi benim suçum değil.” Suç ortada yok ama ceza hep vatandaşa kesiliyor.
Bizim en güçlü kasımız sabır. Hatta bazen düşünüyorum, olimpiyat olsa altın madalya garanti. Ama sabrın da bir raf ömrü var. Süt gibi düşün; tarih geçince ekşir.
“İdare ederiz” cümlesi bu toprakların milli marşı oldu. Elektrik pahalı mı? İdare ederiz. Kira artmış mı? İdare ederiz. Genç işsiz mi? İdare ederiz.
Ama atalar boşuna dememiş: “Damlaya damlaya göl olur.” Bizim göl biraz tuzlu oldu sanki. Damlaya damlaya borç oldu.
Bir de meşhur söz vardır: “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.” Artık komşunun tavuğuna bakacak hâlimiz kalmadı; herkes kendi yumurtasını kurtarma derdinde. Dayanışma azaldıkça fiyatlar daha hızlı artıyor sanki. Çünkü birlik ucuz, yalnızlık pahalı.
Gençler artık hayal kurarken döviz kuruna bakıyor. Üniversite diploması çerçevede duruyor ama umut bavulda. “Giderim belki” cümlesi, “başarırım” cümlesinin önüne geçti.
Emekli kahvesinde çay içerken hesap yapıyor. Eskiden “Bir çay daha söyle” denirdi; şimdi “hesabı alabilir miyim?” cümlesi erken geliyor.
“Ak akçe kara gün içindir” derlerdi. Kara gün uzayınca akçe de karardı. Birikim dediğimiz şey, market arabasının yarısında eriyor.
Güler misin ağlar mısın? Televizyonda büyüme oranları anlatılıyor, evde küçülen porsiyonlar konuşuluyor. İstatistikler şişman, tencereler zayıf.
Eskiden fıkralar Nasreddin Hoca’yla başlardı. Şimdi kredi kartıyla başlıyor. “Hocam göle yoğurt çalmış” derlerdi; biz bankaya umut çalıyoruz. Belki tutar diye.
Bir toplum en çok ne zaman tehlikededir biliyor musun? Gülmeyi bıraktığında değil, her şeye alıştığında. Çünkü alışmak, sessiz bir teslimiyettir.
Biz hâlâ şaka yapıyoruz. “Zam gelmiş, hoş gelmiş” diyoruz. Ama gülüşün arkasında ince bir sızı var. Mizahımız keskinleşti çünkü gerçek sert.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” atasözü bugün güncellendi: Doğru söyleyen ya işsiz kalıyor ya linç ediliyor. O yüzden herkes temkinli, herkes hesaplı. Ama hayat bu kadar pahalıyken susmak da ucuz değil.
Çare sihirli değnek değil. Çare, birlikte düşünmekte. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” derler. Ses çıkmadıkça yankı olmaz.
Ekonomi sadece para değildir; güven meselesidir. Güven azaldığında para da küçülür. Çünkü insanlar geleceğe inanmazsa yatırım yapmaz, üretmez, risk almaz.
Belki de önce şunu kabul etmek gerekiyor: Sorun varsa vardır. Üzeri örtülünce kaybolmaz. Halının altına süpürülen toz, bir gün nefesimizi keser.
Gülerken düşünmek zorundayız. Çünkü düşünmeyen toplum sadece tüketir; düşünen toplum üretir.
Cüzdan küçülürken vicdan daralmamalı. Yoksa kaybettiğimiz şey para değil, karakter olur.
Ve unutma:
“Umut fakirin ekmeğidir” derler.
Ama umut da beslenmezse bayatlar.