Bir ülkenin geleceği çocuklarıdır deriz.
Peki bugün dünyanın neresine bakarsak bakalım, geleceğin kendisinin toprağa verildiğini görüyorsak…
Bu sadece bir savaş değil, insanlığın kendi yarınını yok etmesidir.
Çünkü ölenler asker değil.
Bir oyunda “yeniden başla” tuşuna basınca geri gelmeyecekler.
Onlar; annesinin elini tutan, babasının omzunda uyuyan, hayal kuran çocuklardı.
Ve ironik olan şu:
Bu savaşların karar vericileri çoğu zaman babadır.
Kendi çocuğu üşümesin diye geceleri üstünü örten,
kendi çocuğu iyi bir eğitim alsın diye planlar yapan,
kendi çocuğu ağladığında dünyayı yakacak kadar korumacı olan babalar…
Başka çocukların ölümüne karar verebiliyor.
İşte asıl trajedi burada başlıyor.
Bir lider, bir komutan, bir yönetici…
Akşam eve döndüğünde kendi çocuğunun gözlerinin içine nasıl bakar?
O gözlerde ne görür?
Masumiyet mi?
Yoksa susturulmuş bir vicdan mı?
Ve daha ağır bir soru:
Bugünün çocukları yarının yetişkinleri olduğunda soracaklar mı?
“Baba…
Başka çocuklar ölürken sen ne yaptın?”
Çünkü çocuklar siyaseti bilmez.
Ama adaleti hisseder.
Sınırları bilmezler.
Ama haksızlığı tanırlar.
Bir gün, tarih kitapları kapanacak.
Mahkemeler susacak.
Zafer nutukları unutulacak.
Ama bir çocuğun babasına soracağı şu soru kalacak:
“Ben güvendeyken, başka çocukların ölmesine neden izin verdin?”
Belki de insanlığın en ağır yargısı,
uluslararası mahkemelerde değil…
Evlerin içinde,
bir çocuğun gözlerinin içine bakarken verilecektir.