Rafet Ulutürk

Tarih: 14.02.2026 08:57

Cemiyetin En Kıymetli Uzvu: Muallim ve Bir Çocuğun Kaderi

Facebook Twitter Linked-in


Bir toplumun geleceği denince aklımıza büyük kavramlar geliyor: ekonomi, teknoloji, savunma, kalkınma… 
Oysa en temel soru şudur: O geleceğe yürüyecek insan nasıl yetişiyor?

Bir çocuğun dünyayla ilk ciddi karşılaşması okulda olur. Ve okul dediğimiz şey; duvar, sıra, zil, müfredat değildir. Okulun özü, sınıfta duran insandır. 
O insanın sesi, sabrı, adaleti, bakışı… Kısacası muallimin hâli.

Osmanlı devrinden kalma, kimliği belirsiz bir kişinin deftere yazdığı; bir yerde “Adab-ı Muallimîn”, başka bir yerde “Muhtıra-i Muallimîn” başlığıyla anılan metin, işte tam da buraya temas ediyor: Öğretmenlik yalnız bir meslek değil; bir emanet, bir terbiyedir. Üstelik bu emanet, insanın en narin zamanına teslim edilir: çocukluğa.

Meslek Değil, Niyet Meselesi

Metnin omurgası, öğretmenliğin niyetine dair. “Muallimlik hizmetini deruhte etmiş olan zat, şahsî menfaatlerinden ziyade talebelerinin faydasını düşünmelidir” deniyor. Bu, romantik bir ideal değil; öğretmenliğin gerçek tanımı.

Çünkü öğretmen, bir fabrikanın üretim bandında çalışmaz. Önüne gelen ham maddeyi standart ölçülerle biçimlendirmez. Onun karşısında her biri ayrı bir âlem olan çocuklar vardır: korkuları olan, kendine güveni kırılmaya hazır, merakı kolay sönebilen, utancı kolay büyüyen küçük insanlar…

Sadece geçim için yapılan bir öğretmenlik, çocuğun hayatından çalınan zamandır. Metin, “Mektep vaktinden çalıp kendi işlerine sarf etmek, hocalık vazifesine tamamen zıttır” derken aslında bir ahlaki sınır çiziyor: Sınıftaki dakika, öğretmenin değil öğrencinindir.

Bugün “zaman yönetimi” diye seminer konusu yaptığımız mesele, o metinde “vazifenin ruhu” olarak anlatılıyor.

Bir Hata, Bir Hayat Demektir

Metnin en sert ama en dürüst yeri, öğretmenin kusurunu sıradan bir hata gibi görmemesi gerektiğini söylemesidir. “Sair işlerde bir adam, sebep olduğu hatanın cezasını yalnız kendi çeker; fakat bir muallimin kusur ve kayıtsızlığı…” diye başlayıp, bunu “cahil tabibin ilaç yerine zehir vermesi”ne benzetir.

Neden bu kadar ağır?

Çünkü öğretmenin yaptığı yanlış, yalnız sınıfta kalmaz. Bir çocuğun içine yerleşir. Bazen yıllarca orada büyür: “Ben yapamam”, “Ben aptalım”, “Ben beceriksizim”… Ve bir gün o çocuk büyüdüğünde, karşısına çıkan fırsatın eşiğinde kendi kendini sabote eder. Öğretmenin hatası, hayat boyu süren bir iç sese dönüşebilir.

İşte bu yüzden öğretmenlik, sadece bilgi aktarma işi değildir; insanın iç dünyasına temas etme işidir.

Çocuklar Kulaklarıyla Değil Gözleriyle Öğrenir

Metin, bugün pedagojinin “model alma” dediği şeyi çok yalın söyler: “Çocuk çalışmayı, hocasının vazifesini yerine getirirken gösterdiği gayretten; doğru söylemeyi yine hocasının doğruluğundan öğrenir.”

Bu cümle tek başına bir eğitim felsefesidir.

Çocuklara dürüstlük anlatırsınız, ama kopyaya göz yumarsanız ders boşa gider. Adalet anlatırsınız, ama sınıfta sevdiğinize ayrı, sevmediğinize ayrı davranırsanız çocuk adaleti değil güç ilişkisini öğrenir. Düzen anlatırsınız, ama kendi işinizi tertipsiz yürütürseniz çocuk “düzen”ün sözde kaldığını görür.

Öğretmenin en büyük dersi, çoğu zaman ağzından çıkan değil, üstünde taşıdığı hâlidir.

Bu nedenle metin “Hocalar için yalnız malumat kâfi değildir. Güzel ahlâk sahibi olmaları dahî lazımdır” der. Çünkü öğretmen, talebenin zihnini doldururken aynı anda karakterine de iz bırakır. Ve karakter, defter sayfası gibi silinip yeniden yazılmaz.

Sertlik Değil, Nüfuz

En “eski” gibi görünen ama en güncel uyarılardan biri, öfke meselesidir: “Hocalık hizmetinde bulunan zat sert olmamalıdır… hadid-mizaç adamlar hocalık hizmetini ifa etmemelidir.”

Çünkü sınıf, insanın sabrını zorlayan bir yerdir. Gürültü olur, dağınıklık olur, yaramazlık olur. Metin bunu inkâr etmiyor; tam tersine “mekteplerde hiddete sebep olacak şeyler daima vardır” diyerek kabul ediyor. Ama öğretmenin gücünün öfkeden değil, nüfuzdan geldiğini hatırlatıyor.

Öfke korku doğurur. Korku suskunluk üretir. Suskunluk ise öğrenmenin düşmanıdır.

Çocuk, korktuğu öğretmene itaat edebilir; ama kendini açmaz. Merakını saklar. Soru sormaz. Hata yapmaktan çekinir. En kötüsü, zamanla öğrenmeyi “tehlike”yle eşleştirir. Bugün pek çok yetişkinin içindeki “yanlış yaparsam rezil olurum” korkusunun köklerinde, sınıfta azarlanmış bir çocukluk yatar.

Metnin “Hocalar, çocuklar hakkında daima yumuşak ve nazik ifadeler kullanmalıdır” demesi bu yüzden yalnız nezaket önerisi değil; eğitim stratejisidir.

Öğretmenin Nüfuzu, Ebeveynin Önüne Geçebilir

Metin, sarsıcı bir cümle kurar: “Hocanın çocuk yanındaki nüfuzu mutlaka babasından çoktur.”

Bu cümleyi bugün okurken rahatsız olabiliriz; ama hakikati var. Çocuk gününün büyük kısmını öğretmenle geçirir. Öğretmen, çocuğun başarı hissini de utanç duygusunu da ilk kez şekillendiren kişidir. Ailesi ne kadar destek olsa da okul, çocuğun topluma karıştığı ilk yerdir; orada aldığı mesajlar daha “kamusal” ve daha belirleyici olur.

Bu aynı zamanda ağır bir sorumluluktur: Öğretmenin elinde yalnız “ders” yoktur; çocuğun kendilik algısı da vardır.

Ve metin şunu da ekler: Ebeveyn gevşeklik gösterse bile öğretmen güzel nasihatlerle, kıssalarla, ahlaka dair hikâyelerle çocuğu ıslah edebilir. Yani öğretmen yalnız akademik bir aktör değil, toplumsal bir tamir gücüdür.

Bugün Neye İhtiyacımız Var?

Bu metin eski değil aslında. Eskimiş kelimelerinin altında çok canlı bir hakikat taşıyor: Öğretmenlik, teknik bir meslekten önce ahlaki bir görevdir.

Bugün eğitim tartışmalarında sıkça müfredatı konuşuyoruz. Sınav sistemini konuşuyoruz. Okul binalarını konuşuyoruz. Hepsi önemli. Ama metnin söylediği daha temel: Öğretmenin niyeti, hali ve ahlakı düzelmeden, hiçbir reform sahici olmaz.

Çünkü eğitim, öncelikle insanın insana temas ettiği yerdir. Öğretmen sınıfa nasıl bir kalple giriyorsa, çocuklar hayatı öyle bir gözle öğrenir.

Bir öğretmenin küçük bir teşviki, bir çocuğun ömrüne yayılır.
Bir öğretmenin küçük bir ihmali, bir çocuğun içindeki ışığı söndürebilir.

İşte bu yüzden “cemiyetin en kıymetli uzvu” denirken abartı yapılmıyor. Toplumu taşıyan görünmez kolonlardan söz ediliyor: sınıfta sessizce duran, bazen yorgun, bazen dertli, ama bir çocuğun kaderine dokunma ihtimali taşıyan insanlardan…

Muallim, sadece ders anlatan değil; bir çocuğun geleceğe bakışını inşa edendir.

Ve belki de asıl soru şudur:
Biz öğretmeni, bu kadar kıymetli bir vazifeye layık bir konuma koyuyor muyuz—yoksa onu sadece “ders yetiştiren” bir memur gibi mi görüyoruz?

Çünkü öğretmen, nasıl görülürse öyle yaşar.
Ve çocuk, öğretmende ne görürse hayatı öyle anlar.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —