Bir toplum bir sabah uyanıp bozulmaz.
Çürüme gürültüyle değil, alışkanlıklarla gelir.
En çok da masum görünen cümlelerle.
“Bal tutan parmağını yalar” dedik.
Bir sınır koymadık; “biraz almanın” normal olduğunu öğrettik.
Ardından “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” diyerek kamuyu sahipsiz, vicdanı gereksiz ilan ettik.
Talan, kurnazlık oldu; dürüstlük saflık.
“Yemeyenin malını yerler” dedik.
Hakkaniyeti değil, fırsatı kutsadık.
Dolandırıcılık ayıp olmaktan çıktı, beceriye dönüştü.
“At binenin, kılıç kuşananın” diyerek gücü haklı saydık.
Zorbalığı yücelttik, adaleti zayıfların talebi gibi gösterdik.
“Kol kırılır yen içinde kalır” dedik; zulmü gizlemeyi, tacizi susarak büyütmeyi öğütledik.
“Söz gümüşse sükût altındır” derken
Gerçeği savunmaktan kaçan bir toplum inşa ettik.
Yalan cesurca konuştu, doğru fısıldadı.
Meydanı yalana kendi elimizle teslim ettik.
“Komşuda pişer, bize de düşer” diyerek emeksizliği normalleştirdik.
“Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez” dedik; menfaati karakter sandık.
“Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar” diyerek yalanı daha güvenli bulduk.
Ve en tehlikelisi:
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dedik.
Kötülüğü başkasının meselesi saydık.
Oysa dokunmayan yılanlar, büyüyerek gelir.
“Üzümü ye, nereden geldiğini sorma” dediğimizde
Vicdanı konfor uğruna susturduk.
Kirli kaynaktan temiz hayatlar çıkacağını sandık.
Sonra dönüp sorduk:
Nerede bu halk? İnsanlar neden bu kadar bozuldu?
Cevap acı ama açık:
Bu halk, kendisine öğretilenle yaşadı.
Bu insanlar, duydukları cümleleri hayat kuralı yaptı.
Toplumlar yanlış yaptıkları için değil,
yanlışı normal saydıkları için çöker.
Belki de artık yeni atasözlerine değil,
eski doğrulara ihtiyacımız var.
Susmanın değil konuşmanın,
menfaatin değil hakkın,
kurnazlığın değil ahlakın değer gördüğü cümlelere…
Çünkü bir toplumu en çok bozan şey,
kendine her gün söylediği yalandır.
Ve belki de onu kurtaracak olan,
ilk kez cesaretle kuracağı doğru cümledir.