Mithat GÜDÜ /Emekli İmam Hatip / Gazeteci -Yazar

Tarih: 03.02.2026 08:11

BU HÂLE NASIL GELDİK? Her Sustuğumuz Yerde Biraz Geldik!

Facebook Twitter Linked-in

BU HÂLE NASIL GELDİK?
Her Sustuğumuz Yerde Biraz Geldik!

"Neme Lazım" Dediğimiz Her Şey, Gün Gelir Tam da Canımızın Yandığı Yerden Bize Lazım Olur!

Toplumsal Bozulma Üç Adımda Gerçekleşir: Önce Duyarlılık Azalır, Sonra İtiraz Zorlaşır ve Sonunda Sessizlik Normalleşir...

“Neme Lazım” Dediğimiz Gün Kaybetmeye Başlarız!

Tarih bazen belgelerle konuşur, bazen de ibretle.
Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi Yahya Efendi ile Kanuni Sultan Süleyman arasında geçtiği anlatılan “neme lazım” hikâyesi, belgeye dayanmasa bile bugün hâlâ can acıtan bir gerçeğe işaret eder: Toplumlar kötülük yüzünden değil, sessizlik yüzünden çöker.

“Neme lazım” sözü masum görünür.
Bir sorumluluğu omuzdan indirir, vicdanı geçici olarak rahatlatır.
Ama bu söz yaygınlaştığında, artık ortada bireysel bir tercih değil, toplumsal bir çürüme vardır.
Çürüme “Bana Ne” ile Başlar
Hayat yalnızca yapılan yanlışlarla değil,
görülüp de ses çıkarılmayan yanlışlarla şekillenir.

Bir haksızlığa tanık olup susmak,
bir yanlışı fark edip görmezden gelmek,
bir adaletsizliği “beni ilgilendirmiyor” diyerek geçiştirmek
zamanla alışkanlığa dönüşür.
Alışkanlıklar ise karakteri, karakterler de toplumu belirler.

Hiçbir bozulma bir günde olmaz.
Önce duyarlılık azalır.
Sonra itiraz zor gelir.
En sonunda sessizlik normalleşir.

İşte “neme lazım” tam bu noktada tehlikelidir.
Bugün sokakta, iş yerinde, trafikte veya sosyal medyada sıkça duyduğumuz “Boş ver”, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ya da “Dünyayı yada ülkeyi sen mi kurtaracaksın?” cümlelerinin atasıdır “neme lazım”.
Çünkü bu söz kötülüğü savunmaz ama ona yer açar.
Yanlışla arasına mesafe koymaz; sadece vicdanla arasına mesafe koyar.

Burada kastedilen, herkesin her şeye karışması değildir.
Ne bağırmak, ne çatışmak, ne de yargılamak…
Sadece doğru ile yanlış arasındaki çizginin silinmesine razı olmamaktır.

Bazen yapılması gereken tek şey şudur:
“Bu doğru değil” demek.
Bazen susmamak, en büyük sorumluluktur.

Toplumlar cesur insanlar sayesinde değil,
duyarlı insanlar sayesinde ayakta kalır.
Ve duyarlılık çoğu zaman yüksek sesle değil,
zamanında söylenen bir cümleyle kendini gösterir.

Bugün kendimize sormamız gereken soru basittir:
Yanlış karşısında susuyor muyuz,
yoksa sessizliğimizi rahatlıkla mı karıştırıyoruz?

Adaletsizliği görüp susan,
yanlışı bilip ses çıkarmayan,
haksızlığa “bana dokunmuyor” diyen herkes,
farkında olmadan kötülüğün ortağı olur.

Bir toplumda adalet terazisi bozulduğunda, liyakat yerini sadakate bıraktığında ve en acısı; halk bu olanları izleyip “Benim işim görülsün de gerisi mühim değil” dediğinde, kıyamet başlamış demektir. Yahya Efendi’nin uyarısı nettir: Koyunları kurtlar değil, çobanlar yemeye başlamışsa ve herkes susuyorsa, o devlet yıkılmaya mahkûmdur.

Tuz Kokarsa Ne Yapılır?

Devletler, toplumlar ve kurumlar bir anda yıkılmaz.
Önce küçük suskunluklar birikir.
Önce “benden değil” denir.
Sonra “kim uğraşacak” denir.
En sonunda herkes zarar gördüğünde, artık konuşacak kimse kalmaz.

Tarih boyunca büyük imparatorluklar sadece dış saldırılarla değil, içten içe yayılan bu “nemelazımcılık” virüsüyle yıkılmıştır. Toplumu bir arada tutan harç; binaların görkemi veya orduların gücü değil, fertlerin birbirine ve hakikate olan bağlılığı ve sorumluluğudur. Eğer “bilenler susarsa”, “duyanlar sağır taklidi yaparsa”, feryatlar sadece taş duvarlarda yankılanır.

Bu yüzden “neme lazım” bir cümle değil, bir zihniyettir.
Ve bu zihniyet yaygınlaştığında, en sağlam yapılar bile içten içe boşalır.

Bugün de tablo farklı değildir.
Yanlış konuşuyor ama susuyoruz.
Haksız kazanıyor ama görmezden geliyoruz.
Yalan yayılıyor ama “bizi ilgilendirmiyor” diyoruz.
Sonra da şu soruyu soruyoruz:
“Bu hâle nasıl geldik?”

Cevap basit ama rahatsız edicidir:
Her sustuğumuz yerde biraz geldik.

Yahya Efendi’ye atfedilen uyarının gücü buradadır.
Sultanlara değil sadece, herkese söylenmiştir:
Bir toplumda insanlar kötülüğe karşı duyarlılığını kaybedip “neme lazım” demeye başlarsa, artık tehlike dışarıdan değil, içeridendir.

Yahya Efendi’nin asırlar öncesinden verdiği bu ders, bugün dijital çağın yalnızlaşmış insanı için hâlâ en geçerli reçetedir. Toplumsal çöküş bir gece ansızın gelmez; adım adım, “Bana ne” diye diye örülür.

Eğer bu topraklar üzerinde huzurla yaşamaya devam etmek istiyorsak; adaleti, dürüstlüğü ve “bize lazım” olan o kadîm ahlâkı yeniden kuşanmak zorundayız. Unutmayın; gemi su almaya başladığında, “Neme lazım, ben üst kattayım” diyenler de en az alt kattakiler kadar çabuk boğulacaktır.
Zira “neme lazım” dediğimiz her şey, gün gelir tam da canımızın yandığı yerden bize lazım olur.

Bu bir isyan çağrısı değildir.
Bu bir farkındalık çağrısıdır.
Herkesin her şeye karışması değil;
herkesin doğru bildiği yerde susmamayı öğrenmesi meselesidir.

Çünkü bazen bir söz,
bir itiraz,
bir “bu yanlış” demek,
bir toplumun kaderini değiştirir.

Ve bazen de tek bir cümle her şeyi özetler:
“Beni ilgilendirmiyor” dediğimiz her mesele,
yarın hepimizi ilgilendiren bir probleme dönüşür.

Mithat Güdü


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —