Bir çocuğun ilk öğrendiği kelime “anne”dir.
Bizim çocuklarımızın öğrendiği ilk kelimelerden biri ise çoğu zaman “sus” oldu.
Sus okulda.
Sus işte.
Sus siyasette.
Sus ama sandığa gel.
Yıllardır bize öğretilen buydu.
Biz Bulgaristan’da doğduk. Bu toprağın yağmurunu tanıyoruz, rüzgârını biliyoruz, mezarlarımız burada. Ama her seçim geldiğinde sanki bu ülkeye yeniden “misafir” ilan edildik.
Oysa biz misafir değiliz. Biz bu evin çocuklarıyız.
Bizi oyla değil, korkuyla tuttular
Otuz beş yıldır bir korku fısıldandı kulaklarımıza:
“Başka yol yok.”
“Başka ses yok.”
“Başka çare yok.”
Ve biz korkudan değil; çocuklarımız zarar görmesin diye sustuk.
Köyümüz kapanmasın diye sustuk.
İşimiz elimizden alınmasın diye sustuk.
Adımız fişlenmesin diye sustuk.
Ama bir toplum sürekli susarsa, bir gün kalbi konuşur.
Bugün konuşan kalbimizdir.
Biz kimlik değil, insan olmak istedik
Bizi hep bir kelimeye sığdırdılar: “Türkler”.
Sanki öğretmen değiliz.
Sanki işçi değiliz.
Sanki doktor, çiftçi, mühendis, anne, baba değiliz.
Biz sadece insan olmak istedik.
Çocuğumuz okulda utanmasın istedik.
Yaşlımız hastanede hor görülmesin istedik.
Gencimiz ülkeyi terk ederken ağlamasın istedik.
Ama bize hep şunu söylediler:
“Sabredin.”
“Zamanla.”
“Şimdi sırası değil.”
Otuz beş yıl geçti.
Bir insan ömrü.
Bir nesil.
Bir anne sandık başında ne hisseder?
Bir anneyi düşünün.
Sabah erkenden kalkmış. Başörtüsünü düzeltiyor. Elinde kimliği.
Sandığa gidiyor.
Ama oy verirken şunu düşünüyor:
“Gerçekten istediğim için mi oy veriyorum… yoksa korktuğum için mi?”
Bu bir demokrasi değil.
Bu, kalbi kırık bir mecburiyettir.
Bir baba düşünün.
Yıllarca çalışmış. Vergisini vermiş.
Ama çocuğu soruyor:
“Baba, biz bu ülkede gerçekten eşit miyiz?”
İşte cevap veremediğimiz her soru, içimizde bir yara açtı.
Gençlerimiz gitti, biz kaldık
Bizim en büyük kaybımız seçimler değil.
Bizim en büyük kaybımız gençlerimiz.
Sessizce gittiler.
Otobüsle, trenle, uçakla.
Arkalarına baktılar ama geri dönmediler.
Çünkü bu ülkede temiz kalan gençler için siyaset kapalıydı.
Çünkü liyakat değil, sadakat soruluyordu.
Çünkü umut, hep erteleniyordu.
Bir ülke, gençlerini kaybedince sadece nüfus kaybetmez; ruhunu kaybeder.
Biz Türk partisi değil, vicdan istiyoruz
Biz artık etiket istemiyoruz.
Bizi bir partiye kilitleyen, korkuyla hizaya sokan, oyumuzu rehine alan hiçbir yapıyı istemiyoruz.
Biz vicdan istiyoruz.
Adalet istiyoruz.
Eşitlik istiyoruz.
Türk olduğumuz için değil; insan olduğumuz için.
Bizim çocuklarımız Bulgaristan bayrağına bakınca utanmasın istiyoruz.
“Bu ülke beni istemiyor” demesin istiyoruz.
“Bu devlet benim de devletim” diyebilsin istiyoruz.
Bulgar partilerine bir kalp çağrısı
Bu bir tehdit değil.
Bu bir pazarlık değil.
Bu bir yalvarış da değil.
Bu, kalpten gelen bir çağrıdır:
Bizi görün.
Gerçekten görün.
Bizi sayı olarak değil, insan olarak görün.
Seçim matematiği olarak değil, ülkenin vicdanı olarak görün.
Biz ayrıcalık istemiyoruz.
Biz sadece eşit yürümek istiyoruz bu yolda.
Son söz: Kırılan kalpler onarılmadan devlet ayakta kalmaz
Bir devlet yollarla değil, insanlarla ayakta durur.
Bir ülke bayrakla değil, adaletle yaşar.
Otuz beş yıl boyunca biriken kırgınlık, öfke değil; yorgunluktur.
Ve yorgun insanlar bağırmaz.
Sessizce uzaklaşır.
Biz uzaklaşmak istemiyoruz.
Biz kalmak istiyoruz.
Bu ülkeyi sevmek istiyoruz.
Ama sevgi, karşılık ister.
Eşitlik ister.
Saygı ister.
Artık yeter.
Bizi mecbur bırakmayın.
Bizi korkutmayın.
Bizi bölmeyin.
Bizi insan olarak kabul edin.