İstanbul’da bir kongreden fazlası yaşandı; kadın, bilim ve gelecek aynı zeminde buluştu.
Bazı toplantılar vardır; takvimde bir tarih, programda bir başlık olarak kalır. Bazıları ise yapıldığı mekâna, yaşandığı zamana ve kolektif hafızaya iz bırakır. Aralık 2025’te Bayrampaşa Belediyesi Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen 4. Uluslararası Türk ve Dünya Kadın Araştırmaları Kongresi, işte bu ikinci türden, etkisi salondan taşan buluşmalardan biri oldu.
Bayrampaşa için bir ilk olma niteliği taşıyan bu kongre, yalnızca uluslararası katılımıyla değil; ortaya koyduğu düşünsel derinlik ve kapsayıcı yaklaşımıyla da dikkat çekti. Kadın araştırmalarının artık yerel sınırlarla açıklanamayacağını, aksine küresel ölçekte ele alınması gereken ortak bir insanlık meselesi olduğunu güçlü biçimde hatırlattı.
Bu yönüyle kongre, yalnızca akademik bildirilerin sunulduğu klasik bir platform olmanın ötesine geçti. Kadın meselesi; kültürle, sanatla, toplumsal hafızayla ve gelecek tasavvuruyla birlikte ele alındı. Bilgi, sadece üretildiği bir alanda kalmadı; estetikle, duyguyla ve kolektif düşünceyle bütünleşerek daha geniş bir anlam kazandı.
Bayrampaşa’da atılan bu adım, kadın çalışmalarının bilimsel olduğu kadar toplumsal bir sorumluluk alanı olduğunu da bir kez daha ortaya koydu.
Kazakistan’dan İstanbul’a Uzanan Bir Bilimsel Yolculuk
Türk ve Dünya Kadın Araştırmaları Kongresi’nin hikâyesi, Türk dünyasının manevi ata yurdu olarak kabul edilen Kazakistan’da atılan ilk adımla başladı. Bu başlangıç, yalnızca bir organizasyonun değil; ortak bir hafızanın, paylaşılan bir kültürün ve kadın araştırmalarını merkeze alan bilimsel bir vizyonun doğuşunu simgeliyordu. Ardından kongre, Azerbaycan’da güçlenerek yoluna devam etti; Erzurum’da, Atatürk Üniversitesi’nin katkılarıyla akademik bir derinlik ve kurumsal sağlamlık kazandı.
Bu birikimin dördüncü durağı olan İstanbul, kongreyi yeni bir eşiğe taşıdı. Medeniyetlerin kesişim noktasında yer alan bu şehir, kadın araştırmalarını yerel sınırların ötesine taşıyarak küresel bir perspektifle buluşturdu. İstanbul, bu yönüyle yalnızca ev sahibi değil; kongrenin anlam dünyasını genişleten aktif bir paydaş oldu.
Kentin çok kültürlü yapısı, kongrenin ruhuyla güçlü bir uyum içindeydi. Özellikle Bayrampaşa gibi göçle, emekle ve çeşitlilikle şekillenmiş bir ilçede bu kongrenin düzenlenmesi, mekânın da sürece dâhil olduğu nadir örneklerden biri olarak öne çıktı. Bayrampaşa, bu buluşmayla yalnızca bir adres değil; farklı kültürlerin, deneyimlerin ve ortak sorunların buluştuğu sembolik bir zemin hâline geldi.
Bir Açılış, Bir Vizyon
Kongrenin açılış oturumu, moderatörlüğünü Aysu Akbaş’ın üstlendiği programla başladı. Akbaş’ın, BULTÜRK Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneğini tanıtan sunumu, bu organizasyonun arkasındaki sivil toplum iradesini görünür kılan önemli bir çerçeve sundu. BULTÜRK’ün yalnızca bir dernek değil; Türk dünyasında somut etkiler üretmiş, tarihsel kırılma anlarında rol almış bir yapı olduğu özellikle vurgulandı.
Derneğin, Bulgaristan’da bir ilke imza atarak ilk Türk cumhurbaşkanının çıkmasında oynadığı rol, yine ilk Türk Dünyası Liderler Zirvesi’nin Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da gerçekleştirilmesi gibi örnekler, BULTÜRK’ün klasik STK kalıplarının ötesine geçen bir vizyon taşıdığını ortaya koydu. Bu hatırlatmalar, kongrenin neden Bayrampaşa’da ve neden BULTÜRK öncülüğünde yapıldığını da açıklar nitelikteydi.
Bu çerçevenin ardından kürsüye gelen BULTÜRK Genel Başkanı Rafet Ulutürk, konuşmasında kongrenin yalnızca akademik bir etkinlik olmadığını; aynı zamanda kültürel, toplumsal ve tarihsel bir sorumluluk taşıdığını vurguladı. “Türk Dünyasında Kadın: Geçmişten Geleceğe Stratejik Bir Güç” başlığı altında yaptığı konuşma, salonda bulunan akademisyenlere ve konuklara net bir perspektif sundu.
Ulutürk, kadın meselesinin yalnızca “kadın sorunları” başlığı altında ele alınamayacağını ifade ederek, kadını bir milletin kaderini, yönünü ve vicdanını belirleyen temel toplumsal dinamik olarak tanımladı. Kadının rolünü aile içi sınırlarla daraltan bakış açılarına karşı, onun toplumun kültürel hafızasını taşıyan, değer sistemini kuran, üretimi ve eğitimi şekillendiren asli güç olduğunun altını çizdi. Bu yaklaşım, kadın meselesini bir hak tartışmasının ötesine taşıyarak medeniyet, kalkınma ve insanlık meselesi olarak konumlandırdı.
Konuşmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, kadınların yalnızca geçmişin taşıyıcısı değil; aynı zamanda geleceğin kurucusu olarak ele alınmasıydı. Zor zamanlarda toplumu ayakta tutan direncin, yarınlara yön veren aklın ve sürekliliği sağlayan vicdanın kadınlar aracılığıyla inşa edildiği vurgusu, kongrenin düşünsel eksenini net biçimde ortaya koydu.
Açılış programının akademik çerçevesini ise Gaziantep Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ayşe Erkmen çizdi. Erkmen, kadın araştırmalarının artık tali ya da “niş” bir alan olarak görülemeyeceğini; toplumsal eşitlik, adalet ve sürdürülebilirlik tartışmalarının merkezinde yer aldığını güçlü örneklerle ortaya koydu. Konuşmasında, kongreye 25 farklı devletten temsilcinin katıldığını özellikle vurgulayarak, kadın araştırmalarının uluslararası ölçekte ortak bir gündem hâline geldiğini ifade etti.
Bu açılış, yalnızca bir programın başlangıcı değil; kongrenin fikrî rotasını belirleyen güçlü bir vizyon beyanıydı.
Bilim Konuştu, Sanat Eşlik Etti
Kongrenin en ayırt edici yönlerinden biri, bilimin sanatla kurduğu doğal ve sahici bağ oldu. Açılış konuşmalarının ardından gerçekleştirilen türkü dinletisi, salonda yalnızca bir müzik arası yaratmadı; Türk dünyasının ortak hafızasına dokunan, geçmişle bugün arasında duygusal bir köprü kuran güçlü bir anlatı sundu. Bu an, bilginin yalnızca akılla değil; duyguyla, sezgiyle ve ortak hatıralarla da üretildiğini hatırlattı.
Türkülerin ardından söz alan Balıkesir Üniversitesi’nden Doç. Dr. Yonca Altındal, akademik tartışmayı yeniden merkeze taşıdı. Altındal’ın katkıları, kadın çalışmalarının tek bir disiplinle sınırlanamayacağını; sosyoloji, tarih, kültür, sanat ve eğitim gibi alanların birlikte düşünülmesi gerektiğini açık biçimde ortaya koydu. Bu yaklaşım, kongrenin yalnızca bilgi aktaran değil, bakış açısı dönüştüren bir platform olma iddiasını da güçlendirdi.
Kongre kapsamında düzenlenen resim ve seramik sergisi ise bu bütüncül yaklaşımın görsel bir yansıması niteliğindeydi. Kadın temalı sanatsal eserler, akademik metinlerde dile getirilen meseleleri estetik bir dile çevirerek izleyiciyle buluşturdu. Sözcüklerin zaman zaman yetersiz kaldığı noktada, renkler ve formlar konuştu; kadın deneyimi sessiz ama güçlü bir anlatımla görünür kılındı.
Akademik bildirilerin yanına sanatsal üretimin eklenmesi, kongreyi sıradan bir bilimsel toplantı olmaktan çıkararak hafızada yer eden bir deneyime dönüştürdü. Bu birliktelik, kadın araştırmalarının yalnızca analiz edilen bir konu değil; aynı zamanda hissedilen, yaşanan ve paylaşılan bir gerçeklik olduğunu güçlü biçimde ortaya koydu.
25 Ülke, Ortak Bir Mesele
Arnavutluk’tan Çin’e, Brezilya’dan Suudi Arabistan’a uzanan 25 ülkeden yapılan 155 başvuru, kadın meselesinin herhangi bir coğrafyanın, kültürün ya da toplumun sınırları içine sığdırılamayacağını açık biçimde ortaya koydu. Bu yoğun ilgi, kadın araştırmalarının artık yerel bir tartışma alanı değil; küresel ölçekte ortak bir insanlık gündemi hâline geldiğinin somut bir göstergesiydi.
Titizlikle yürütülen bilimsel değerlendirme sürecinin ardından programa dâhil edilen 95 nitelikli çalışma, kongrenin akademik ciddiyetini ve bilimsel niteliğini güçlü biçimde yansıttı. Bu çalışmalar, kadın meselesini yalnızca sorunlar üzerinden değil; hak, temsil, güçlenme ve toplumsal dönüşüm ekseninde ele alan çok boyutlu yaklaşımlar sundu.
İsviçre ve İsveç’ten Rusya’ya, Nijerya ve Malezya’dan İran, Pakistan ve Hindistan’a; Türk dünyasının farklı coğrafyalarından gelen akademisyenler, kendi toplumlarının deneyimlerini paylaşırken, benzer sorunların farklı bağlamlarda nasıl yaşandığını görme imkânı buldu. Bu karşılaşmalar, “yerel” olarak tanımlanan birçok meselenin aslında evrensel bir ortaklığa sahip olduğunu gösterdi.
Kongrenin bu çok sesli yapısı, akademisyenlere yalnızca bilgi sunmadı; aynı zamanda farklı perspektiflerle düşünmeyi, karşılaştırmayı ve birlikte çözüm üretmeyi teşvik eden bir tartışma zemini oluşturdu. Kadın araştırmaları, bu zeminde yalnızca geçmişi anlamaya değil; daha adil, daha kapsayıcı ve daha sürdürülebilir bir gelecek inşa etmeye yönelik bilimsel bir sorumluluk alanı olarak ele alındı.
Dinleyen Değil Üreten Bir Kongre
Kongreyi benzer akademik toplantılardan ayıran en önemli unsurlardan biri, benimsediği katılımcı ve üretim odaklı model oldu. Akademisyenler iki ayrı çalışma grubuna ayrılarak, her biri kendi araştırmasını 15 dakikalık özet sunumlar hâlinde paylaştı. Bu yaklaşım, bilgiyi tek yönlü aktaran klasik kürsü düzenini geride bırakarak, karşılıklı etkileşimi ve ortak düşünmeyi merkeze alan bir tartışma zemini oluşturdu.
Bu yatay yapı sayesinde katılımcılar, yalnızca kendi alanlarını anlatmakla kalmadı; farklı disiplinlerden gelen bakış açılarıyla çalışmalarını yeniden düşünme ve geliştirme imkânı buldu. Kongre, bu yönüyle “dinleyen” değil, soru soran, katkı sunan ve birlikte üreten bir akademik atmosfer yarattı.
Belki de en kıymetli adımlardan biri, kongrede sunulan tüm çalışmaların bir araya getirilerek kitapçık hâline dönüştürülmesinin planlanmasıydı. Bu karar, kongrenin etkisini salonlarla sınırlı tutmayan; üretilen bilginin kalıcı, erişilebilir ve paylaşılabilir olmasını hedefleyen bir yaklaşımı yansıtıyordu. Böylece kongre, geçici bir etkinlik olmanın ötesine geçerek, kadın araştırmaları literatürüne somut ve sürdürülebilir bir katkı bırakmayı amaçladı.
Bu üretim odaklı yaklaşım, kongrenin temel iddiasını da açıkça ortaya koydu: Kadın araştırmaları yalnızca konuşulacak bir başlık değil; birlikte düşünülecek, birlikte yazılacak ve birlikte inşa edilecek bir gelecek meselesidir.
Bayrampaşa’dan Yükselen Mesaj
“Güçlü kadın, güçlü aile; güçlü aile, güçlü toplum.”
Bu cümle, kongrenin program akışında belki tek başına bir slogan olarak yer almadı; ancak yapılan her konuşmada, sunulan her bildiride ve kurulan her tartışmada hissedilen ana eksen oldu. Kadın araştırmaları, bu kongrede yalnızca geçmişte yaşanan eşitsizlikleri tespit eden bir alan olarak değil; daha adil, daha kapsayıcı ve daha sürdürülebilir bir toplumun inşasında bilimsel bir sorumluluk alanı olarak ele alındı.
Bayrampaşa’da gerçekleşen bu ilk, yerelin küreselle nasıl anlamlı bir biçimde buluşabileceğini somut olarak gösterdi. Sivil toplumun vizyonu, akademinin bilgi birikimi ve yerel yönetimin desteği bir araya geldiğinde, yalnızca başarılı bir organizasyon değil; kalıcı bir etki alanı ortaya çıktı. Bu birliktelik, kadın çalışmalarının ancak çok paydaşlı bir anlayışla güçlenebileceğini bir kez daha hatırlattı.
Belki de bu kongrenin en büyük başarısı tam da burada yatıyordu:
Kadın meselesini yalnızca konuşulan, tartışılan ya da raporlanan bir başlık olmaktan çıkarıp; birlikte düşünülen, birlikte üretilen ve birlikte geleceğe taşınan ortak bir insanlık meselesine dönüştürmek.
Bayrampaşa’dan yükselen bu mesaj, İstanbul’la sınırlı kalmadı; Kazakistan’dan Azerbaycan’a, Avrupa’dan Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yankı buldu. Ve geriye şu güçlü fikir kaldı:
Kadın araştırmaları, yalnızca akademik bir alan değil; daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna dair ortak bir inancın bilimsel ifadesidir.