Orta Doğu’nun kadim kaderi yine çiziliyor. Masanın üzerinde haritalar, altında ise asırlardır bastırılmış bir kimlik: Güney Azerbaycan Türkleri. Bugün, ABD–İsrail–İran üçgeninde yaşanacak bir çatışmanın sonucu sadece nükleer dengelerle, petrol varilleriyle, ya da generallerin planlarıyla belirlenmeyecek. Asıl belirleyici unsur, 40 milyona yakın Türk’ün yüreğinde hangi sesin daha güçlü çıktığı olacak: İnanç bağı mı, yoksa kan bağı mı?
İran’ın Kalbinde Bir Millet
İran denilince akla Farslar gelir, ama İran bir Fars devleti değil, bir Türk coğrafyası üzerinde kurulu çok uluslu bir imparatorluk kalıntısıdır. Tebriz’den Erdebil’e, Zencan’dan Urmiye’ye kadar uzanan bu geniş hat, tarih boyunca Türk kültürünün, devlet aklının ve direniş ruhunun merkezidir. Safeviler döneminde bu topraklardan doğan güç, sadece İran’ı değil, tüm İslam coğrafyasını şekillendirmiştir.
Bugün o topraklarda yaşayan Güney Azerbaycan Türkleri, devletin değil milletin vicdanıdır. İran’ın ekonomik yükünü sırtlanmış, sanayi ve ticarette ülkenin kalbi olmuşlardır. Ancak buna rağmen siyasal temsil hakları yok sayılmış, Türk kimlikleri bastırılmıştır. Yüzyıllardır süren bu sessizlik, artık fısıltı değil; yükselen bir çağrıdır.
ABD ve İsrail’in Hesabı
ABD’nin ve İsrail’in İran politikası, nükleer başlıkların ötesinde rejim içi fay hatlarını kullanma stratejisidir. Bu fay hatlarının en derin olanı ise Güney Azerbaycan’dır. Washington, “Türk kartını” masaya koyarsa, Tahran’ın bütün dengesi altüst olur. Çünkü İran ordusunun, ekonomisinin ve bürokrasisinin önemli kısmı Türk kökenlidir.
İsrail ise dini aidiyetler üzerinden değil, etnik fay hatları üzerinden ilerler. Çünkü bilir ki, “inanç bağı” ile kurulan rejimler bir gün çözülür; ama “kan bağı” ile bağlı milletler, bin yıl sonra bile yeniden ayağa kalkar. Bu gerçeği bilen her güç, Güney Azerbaycan’a bakar ve şu soruyu sorar:
“Türk, kimin yanında duracak?”
İnanç Bağı mı, Kan Bağı mı?
Güney Azerbaycan Türkleri, Şii inancının kalesi olarak bilinir. Ancak bu inanç, Fars kimliğiyle değil, Türk inancı ve adalet anlayışıyla yoğrulmuştur. Hz. Ali sevgisi, Farsçılıkla değil, Türk’ün yiğitlik ve merhamet anlayışıyla yaşar. Dolayısıyla mesele bir “mezhep tercihi” değil, bir kimlik tercihi haline gelmiştir.
Bugün Güney Azerbaycanlı bir genç, Tahran rejiminin baskısı altında ezilirken, kalbinde taşıdığı soru şudur:
“Benim inancım mı, soyum mu bana özgürlüğü getirecek?”
İşte bu sorunun cevabı, sadece İran’ın değil, bölgenin kaderini değiştirebilir. Çünkü Türk kanı, bir kez özgürlük için kaynamaya başladı mı, hiçbir inanç kisvesi, hiçbir rejim sopası o ateşi söndüremez.
Türk’ün Suskunluğu Fırtına Öncesidir
Bugün Tahran’da bastırılan her Türk sesi, yarın dünya siyasetinin yankısı olacaktır. ABD ve İsrail bunu bir fırsat olarak görürken, Türk dünyası bunu bir uyarı olarak görmelidir. Çünkü orada susan Türk, bir gün konuşmaya başlarsa, o sesin yankısı Bakü’den Ankara’ya, İstanbul’dan Taşkent’e kadar uzanır.
O gün geldiğinde, “İnanç mı, kan mı?” sorusunun cevabı artık tartışılmayacaktır. Cevap, Turan’ın yüreğinde çoktan verilmiştir:
“Türk, her zaman Türk’ün yanındadır.”
Sonuç:
ABD–İsrail–İran üçgeninde dengeler değişir, anlaşmalar bozulur, savaşlar başlar, barışlar yapılır. Ama Türk’ün kaderi ne Washington’da ne Tahran’da yazılır.
Güney Azerbaycan Türkleri, tarihin tam ortasında yeniden bir tercih yapacak.
Ve o tercih, bu kez sadece bir ülkenin değil, Türk milletinin yeniden dirilişinin başlangıcı olacaktır