Kişilerin yaşadığı zaman ve koşulların onların başarısına, eğitimlerine, insan ilişkilerine, olaylara bakış açılarına, seçtikleri mesleklere, gelecekleriyle ilgili planlamalarına, ilgi alanlarına etkisi yadsınamaz. İçinde yaşanan zaman, olanak ve koşulların gerçekleri göz önüne alınarak çocuk ve gençlerin başarıları, amaçları değerlendirilmeli ve bununla ilgili anlamsız karşılaştırmalar yapılmamalı.
Bazı anne ve babalar; kendi çocukluk, gençlik dönemleriyle çocuklarının yaşadıkları bugünü karşılaştırırlar. Anneler, kızlarına: “Bizim zamanımızda kızların okuması çok zordu. Hem ev işi yapıp hem de derslerime çalışırdım. Ailemizle bağ bahçe işlerini birlikte yapardık. Doğru düzgün harçlık almazdık okula giderken. Çünkü parasal olanaklarımız çok kıttı. Çoğu zaman aç gidip gelirdim okula. Ninemin diktiği bir bez bebeğim vardı onunla mahallenin bütün kızlarıyla oynardık. Parayla oyuncak bebek almamız olanaksızdı.” diyerek çocuklarının içinde yaşadığı koşullara karşın başarısız olduklarını anlatmaya çalışırlar.
Anneler konuşur da babalar susar mı? Susmaz doğal olarak. Anne sözünü bitirince baba girer devreye: “Yaz dinlencelerinde garsonluk, berber ve terzi çıraklığı yaptım. Ayrıca tarlada çalıştım aileme yardım için. Kendime özgü bir odam yoktu evde, bu nedenle beş kardeş bir odada yatardık hem de yer yataklarında. Odamızda çalışma masamız yoktu. Soframızda üç tür yemeği bayramdan bayrama görürdük. Dışarda yemek yemek bizim için yalnızca bir düştü. Şimdi öyle mi? Günümüz çocuklarının yediği önünde, yemediği arkasında… Size yemek beğendiremiyoruz. Doğru düzgün oyuncağımız da olmadı çocukluğumuzda. Taşla toprakla, çalıyla çırpıyla oynadık. Bezden bir topun peşinde koşardık akşama dek. Sana bir gerçeği açıklayayım istersen: Çocukluğum boyunca oyuncakçı dükkânına hiç gitmedim. Bu olumsuz koşullara karşın okuyup adam oldum. Sana, çocukluğumda düşünü bile kuramayacağım olanaklar sağladım ki, benim çektiklerimi sen çekme diye. Yaşadığın yaşamın, sahip olduğun olanakların değerini bil.” der ki çocuğu, derslerine daha çok çalışsın diye.
Anne ve babaların yukarıda örneklerini verdiğim sözlere benzer birçok konuşmalarına sıkça rastlanır. Bu konuşmaları, zaman zaman eş dost, hısım akraba, konu komşuyla bir araya geldiklerinde de yaparlar. Hatta farklı aileler, bir araya geldikleri toplantılarda bu tür konuşmalara neredeyse her anne ve baba katılır. Bu konuşmalarda kantarın topuzu öylesine kaçar ki; kendi geçmişleriyle ilgili anlattıkları acıklı öyküleri, daha acıklı yapmak için adeta yarışırlar. Bu konuşmaların günümüz çocuklarına hiçbir yararı olmuyor. Çünkü çocuklar, zaman tünelinden geçip anne ve babalarının çocukluk dönemlerinde içinde bulundukları koşullarda yaşayamazlar. İçinde bulundukları koşullardan vazgeçip daha yoksul bir ortamda yaşamayı da seçemezler.
Anne ve babaların sözünü ettiği dönemde çocuklar, kendi oyuncaklarını kendileri yapardı. Bu onların motor becerilerini geliştirirdi. Bunu yaparak bir tasarım ustası ya da mühendisiydiler kendi çaplarında. Bu ustalık, onların zekâlarını geliştiriyordu. Onları üretken, yaratıcı yapıyordu. Oyunlar, boş alanlarda oynanırdı. Bu da onların doğa içinde bir eğitimiydi. Oysa günümüz çocukları, ne oyuncaklarını yapacak olanakları var ne de oynayacakları boş alanlara sahipler.
Dünyanın neresinde olursa olsun her kişi; yaşadığı zamana, koşullara, içinde bulunduğu olanaklara göre bir yaşam sürer. Çoğu zaman olumsuz koşulların insanları daha savaşımcı yaptığı bilinir. Doğada, sosyal olumsuzluklarla savaşmak zorunda kalanlar ve zor koşullarda yaşayanların daha erken olgunlaştıkları bir gerçek. Rahat bir yaşam süren bir çocukla zor koşullarda ayakta kalan bir akranının yaşam deneyimleri çok farklı. Türlü sosyal ve ekonomik olanaklara sahip bir çocuktan, doğduğu günden beri yaşamın olumsuzluklarıyla savaşan akranındaki savaşım kararlılığını beklemek büyük yanlış. İlki akvaryumda, diğeri ise dağlardan delice akan bir suda bin bir tehlikeyle savaşarak yaşayan bir balık. İkisinin yaşamla savaşma azmi, deneyimleri, aynı değil.
Zor koşullarda yaşayan insanlar, sorunları çözmek için daha deneyimlidir. Yaşadığı koşullara olumlu seçenekler oluşturmak için çabalar. Bunu da çoğu zaman başarır. Bu çocuklar, küçük yaşlardan başlayarak sorumluluk almayı öğrenir. Sorumluluk, kişiyi hızla olgunlaştırır. Neden-sonuç ilişkili düşünür.
Anne ve babalar, çocuklarını saksıdaki çiçek gibi yetiştiriyor. Suyunu düzenli veriyor. Saksıdaki çiçek; havaların soğumasından, sert yellerden, başka canlıların saldırısından, kuraklıktan, doğadaki bazı sayrılıklardan, börtü böcekten, kurttan kuştan, insanların bilinçsizce yok edişinden korunur. Ancak bu saydığımız tehlikelere karı nasıl ayakta kalacağını bilmez. Çünkü yaşamda kalma savaşını onun yerine anne ve babası verir. Ondan sonra da çocuğuna, doğadaki bir çiçeğin savaşçılığına, deneyimlerine, gücüne niye sahip olmadığını sorar?
Her kişi, kendi yaşadığı zamana, olanaklara ve koşullara uygun olarak kendi bilincini, deneyimlerini, savaşçılığını oluşturur.
Günümüz anne ve babalarının yapacağı iş, kendi anne-babalarıyla çocuklarının anne-babalarını her yönden karşılaştırmak olmalı. Kendi anne ve babaları, kendilerinin çocuklarına sağladıkları olanaklara sahip miydiler? Kendi yetiştikleri ailenin sosyoekonomik koşullarıyla çocuklarının doğup büyüdükleri aile ortamı aynı mı?
Benden 12 yaş küçük kardeşim Özgür, üniversiteyi bitirmek için son sınıfta bir dersten uzun süre bekledi. Edirne de okuyordu. Orada bomboş durmasını istemedim. Yanıma gelmesini söyledim. Geldi. Bazı işlerde bana yardımcı oluyordu. Ona öğretmenliği sevdirmeye çalışıyordum. Deli dolu zamanlarıydı onun. Kimi zaman ona kızmıyordum değil, bu deli dolu davranışlarıyla ilgili olarak. Bir gün ona: Ben senin yaşındayken beş yıllık öğretmendim. Bir ortaokulun müdürüydüm, onlarca sorumluluk vardı omuzlarımda. Sen, niye bu denli sorumsuzsun? Senin yapman gereken işleri ben niye yapıyorum?” diye azarlamayla karışık sordum ona.
O: “Senin önünde güveneceğin bir ağabeyin var mıydı? Yoktu. Benim güvendiğim, sırtımı dayadığım bir ağabeyim var. Senin yetişme koşullarınla benimkiler bir mi?” diyerek yanıtladı beni. Yalnızca yanıtlamadı, bana bir yaşam dersi verdi. Bu yaşam dersi ikide bir usuma düşer.
Evet, koşullarımız aynı değildi. Ben köyde, kasabada büyümüştüm. O ise Atatürk’ün Ankara’sında büyüdü. Orada okuyup arkadaşlar edindi. Ben, bir radyo ile büyüdüm. Büyüklerimi dinledin çokça. Onun ise çocukluğu televizyonla geçti. İşte anlatmaya çalıştığım konu tam da bu… Zamanın ruhunu, koşullarını, olanaklarını kavrayamamak…
Zamanın ruhunu kavramadan çocuklarla ilgili beklentilerde bulunmak oldukça yanlış… Eski başbakan ve cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel: “Bugünün çamaşırı, dünün güneşiyle kurumaz.” demiş. Bu söz nasıl da konumuza ışık tutmakta.
24 Aralık 2025