Siz kıymetli okuyucularım, yorum sizden deyip bugün iki hikâye anlatacağım. İlki hemen hepimizin bildiği ve kullandığı “Kayıkçı Kavgası” deyiminin hikâyesi…
Eskiden İstanbul’da Eminönü-Karaköy arasında yolcu taşıyan kayıkçılar, müşteri beklerken kendi aralarında kavgaya tutuşurmuş. Durup dururken çıkan kavgada sesler yükselir, kürekler havaya kalkar, sağa sola savrulurmuş. Kavga çıkınca etraflarında toplanan halktan bazılarının kafasına kürekler iner, ama kürekler ne hikmet ise kavga edenlerden hiçbirinin başına gelmezmiş. Bu kavga daha sonra kıyıdan uzaklaşmakla kalmamış şekli de rengi de değişmiş. Bu sefer kavgaya tutuşanlar kayıkçılar değil yankesicilermiş. Yankesiciler, Eminönü camisinin önünde yahut Karaköy köprüsünde kavgaya tutuşur, biri birlerini kıyasıya dövemeye çalışırlarmış. Vatandaşların da kimi kavgayı ayırmaya çalışır kimi de seyredermiş. Bu düzmece kavganın sonunda olan vatandaşa olur; yankesiciler, bütün hünerlerini sergileyerek vatandaşın ceplerini boşaltırlarmış.
Anlatacağım ikinci hikâye bir soru ile başlıyor. Bir İngiliz gazeteci, Sina çölünde karşılaştığı bir Bedevi'ye sorar: Sizce lider kimdir? Bedevi; “Bir tanım yapmak yerine, bir öykü ile sorunuza cevap verebilir miyim?”, deyince gazeteci; “elbette, anlat bakalım”, der.
Bedevi başlar anlatmaya: Benim gibi bir Bedevi, devesinin üstünde kızgın güneşin altında, Sina Çölü'nde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi kararır, gökyüzünde nadiren tek tük görülen kuşlar, bu kez toplu halde, karanlığın aksi istikametine doğru, telaşla kanat çırparak uzaklaşırlar. Çölün mutlak sessizliği, daha yoğunlaşır. Deneyimli bedevi; bu alametlerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu bilir. Devesini çökertir, üstünden iner. Heybesinden çıkardığı sağlam bir kazığı, kızgın kumlara çakar ve devesini sıkıca bu kazığa bağlar. Sonra yine heybelerden, katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırını alelacele kurup, içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler. Son düğümü henüz atmıştır ki; fırtına bulundukları bölgeye ulaşır. Küçük çadır havalanacakmış gibi sallanmakta, rüzgârın oluşturduğu kum sağanağı, neredeyse delip geçecek bir hızda, çadır yüzeyine çarpmaktadır. Kum tanelerinin boyları küçük fakat verdikleri acı büyüktür. Her biri bir ok gibi bedenine saplanan deve, dile gelir: 'Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin?' Dışarıda olmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen Bedevi, zavallı devenin bu dileğini kabul eder. 'Peki, başını çadıra sokabilirsin.' diyerek, kapıyı bağlayan düğümleri boşaltır. Durmak bir yana, fırtına giderek daha da gemi azıya alır. Deve, sahibine tekrar yalvarır; 'Efendi, derimin en ince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. İzin ver, boynumu da çadıra sokayım. Biraz ikirciklenmeyle, bu isteğe de: 'Peki' der Bedevi. Fırtına, sanki sonsuza dek sürecek gibidir. Deve bu kez, ilk ikisinden daha acıklı bir sesle yalvarır; 'Efendi, ne olur, hörgücümü de çadıra sokmama izin ver. 'Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır. Bu duruma, Bedevi'den önce, deve tepki gösterir; 'Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan.' Lider kimdir?' demiştiniz ya; bu hikâyeyi mesnet alarak cevap vereyim; Lider; devenin başını dahi, çadıra sokmasına izin vermeyen insandır."
Dedim ya, yorum sizden. Hadi kolay gelsin!
Hadi ÖNAL/ 23 Şubat 2026/ Elazığ