Türkiye’de artık her yeni güne hukukun değil, keyfiliğin belirlediği bir tabloyla uyanıyoruz. Bugün yaşanan da bundan ibaret: CHP köprülerin satılmasına karşı yürüyüş yapmak istiyor, İstanbul Valiliği “yasak” diyor. Gerekçe? Her zamanki gibi muğlak: “Kamu düzeni, güvenlik, trafik, hassasiyet…” Liste uzayıp gider. Oysa mesele çok daha net: İktidar, anayasal hakları artık bir lütuf gibi dağıtıyor.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 34. maddesi açık: “Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” Bu kadar basit. Ama ne yazık ki artık Türkiye’de anayasa sadece iktidarın işine geldiği zaman hatırlanan bir metne dönüştü.
Bugün yürüyüş yapmak isteyenlere cop, gaz, gözaltı düşüyor. Yargı, olması gerektiği gibi bir fren mekanizması değil, aksine hızlandırılmış bir sopa işlevi görüyor. Hukuk, milletin değil, iktidarın silahı haline getiriliyor. Bu tablo, demokrasinin en açık göstergesi olan “katılım” hakkının sistematik biçimde bastırılması anlamına gelir.
Köprüleri satarsınız, yolları özelleştirirsiniz, fabrikaları kapatırsınız; ama milletin hakkını, sesini, iradesini satamazsınız. Çünkü o, bu milletin şerefidir. Bugün bir yürüyüşü yasaklayan zihniyet, yarın bir fikri, bir sözü, bir oyu da yasaklayabilir.
Devlet, vatandaşının özgürlüğünden korkmaya başladığı anda devlet olmaktan çıkar, rejim haline gelir. İşte o zaman hukuk devleti yerini polis devletine bırakır. Şu anda yaşadığımız da tam budur: hukuk vitrine, cop sokağa çıkmıştır.
Bakalım nereye kadar?
Yargı, iktidarın sopası olmaktan çıkıp yeniden milletin terazisi olmayı ne zaman hatırlayacak?
Bu ülkenin insanı, özgürlük ve adalet mücadelesini kimseye teslim etmez. Tarih, bunu defalarca gösterdi.
Bu süreci de yaşayacağız… ama sonunda adalet yine kazanacak.