Uluslararası hukuk, normatif olarak devletlerin egemen eşitliği ve sivillerin korunması ilkelerine dayanmaktadır. Ancak uygulamada bu normların, güçlü aktörlerin çıkarlarıyla uyumlu olduğu ölçüde işletildiği; aksi durumlarda ise fiilen askıya alındığı görülmektedir. Bu çalışma, uluslararası sistemde ortaya çıkan seçici hukuk pratiğini İsrail örneği üzerinden incelemekte; Türkiye ile karşılaştırmalı bir analiz yoluyla bu yaklaşımın ittifak ilişkileri, güvenlik politikaları ve insani müdahale alanındaki sonuçlarını tartışmaktadır. Makale, söz konusu normatif çöküşe karşı geliştirilen Sivil Koruma Kalkanı (SKK) yaklaşımını, proje sahibi ve geliştiricisi tarafından uluslararası hukukun evrenselliğini yeniden işler hâle getirmeyi amaçlayan kurumsal ve yumuşak güç temelli bir çözüm önerisi olarak ele almaktadır.
Anahtar Kelimeler: Uluslararası hukuk, seçici hukuk, İsrail, Türkiye, Filistin, sivil koruma, yumuşak güç
Bu makale, Sivil Koruma Kalkanı (SKK) adlı uluslararası insani güvenlik yaklaşımının proje sahibi ve geliştiricisi olan Serdar Şahin tarafından kaleme alınmıştır. Çalışma, yalnızca akademik bir analiz sunmayı değil; aynı zamanda yazarın bizzat tasarladığı ve kurumsal düzeyde hayata geçirilmesini hedeflediği SKK yaklaşımını, uluslararası hukukun seçici uygulanmasına karşı normatif ve uygulanabilir bir çözüm çerçevesi olarak tartışmayı amaçlamaktadır.
Bu kapsamda SKK, dışsal bir politika önerisi ya da teorik bir model olarak değil; yazarın doğrudan fikrî ve kurumsal katkısıyla şekillenmiş, sahaya dönük bir insani güvenlik girişimi olarak ele alınmaktadır.
Uluslararası sistem, II. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen hukukî ve kurumsal mimari üzerinden, devletlerin egemen eşitliği, kuvvet kullanma yasağı ve sivillerin korunması ilkelerine dayandırılmıştır. Birleşmiş Milletler Şartı ve uluslararası insancıl hukuk metinleri, bu normların evrensel ve bağlayıcı olduğunu varsaymaktadır. Ancak güncel çatışma alanları incelendiğinde, bu varsayımın giderek zayıfladığı; hukukun, güçlü aktörlerin stratejik çıkarlarıyla uyumlu olduğu ölçüde etkinleştiği, aksi durumlarda ise fiilen askıya alındığı bir uygulama pratiğinin yaygınlaştığı görülmektedir.
Bu durum yalnızca bir işleyiş sorunu değil; uluslararası suçları teşvik eden ve sivillerin yaşam hakkını ikincilleştiren yapısal bir ahlaki çöküşe işaret etmektedir. Hukukun seçici biçimde uygulanması, bazı devletler için fiilî bir dokunulmazlık alanı yaratırken, diğerleri için mutlak ve sert yaptırım rejimlerinin meşrulaştırılmasına zemin hazırlamaktadır. Böyle bir düzen, sürdürülebilir barış üretme kapasitesine sahip olmadığı gibi, uluslararası hukukun meşruiyetini de derinden zedelemektedir.
Bu bağlamda İsrail Devleti, uluslararası sistemde seçici hukukun en görünür örneklerinden birini oluşturmaktadır. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) taraf olmamasına rağmen nükleer kapasitesine yönelik yaptırım uygulanmaması; işgal altındaki Filistin topraklarında uzun süredir devam eden askerî faaliyetlerin sivil kayıplara yol açmasına rağmen etkin bir uluslararası denetim mekanizmasının işletilmemesi; askerî teknolojiye erişim ve diplomatik koruma alanlarında Batılı aktörler tarafından desteklenmesi, bu istisnai konumun başlıca göstergeleridir.
Buna karşılık, Türkiye’nin benzer güvenlik ve savunma politikaları bağlamında daha sert yaptırımlarla karşılaşması, ittifak ilişkilerinde hukukun değil güç ve siyasi tercihlerinin belirleyici olduğu yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, savunma sanayii alanındaki kısıtlamalar ve Filistin bağlamında insani temelli girişimlerinin diplomatik olarak sınırlandırılması, seçici hukuk pratiğinin karşılaştırmalı analizine imkân tanımaktadır.
Bu makale, uluslararası sistemde seçici hukuk anlayışını İsrail örneği üzerinden incelemekte; Türkiye ile karşılaştırmalı bir perspektif sunarak bu yaklaşımın bölgesel güvenlik, uluslararası hukuk ve insani müdahale alanlarındaki sonuçlarını değerlendirmektedir. Çalışma ayrıca, hukukun güç karşısında askıya alınmasına karşı geliştirilen Sivil Koruma Kalkanı (SKK) yaklaşımını, daha yaşanabilir bir dünya düzeni için güçlü ya da güçsüz tüm devletlerin uyması gereken evrensel kurallar çerçevesinde ele almaktadır.
Uluslararası sistem, normatif olarak egemen devletlerin eşitliği, kuvvet kullanma yasağı ve uluslararası hukukun evrensel uygulanabilirliği ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Ancak pratikte bu ilkelerin uygulanışı, devletlerin askerî kapasitesi, jeopolitik konumu ve büyük güçlerle kurdukları ittifak ilişkileri doğrultusunda ciddi biçimde farklılaşmaktadır. Bu durum, uluslararası hukukun seçici uygulanması ve bazı aktörler için fiilî bir “dokunulmazlık rejimi” oluştuğu yönündeki tartışmaları derinleştirmektedir.
Bu bağlamda İsrail Devleti, uluslararası sistemde istisnai bir konum işgal etmektedir. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) taraf olmamasına rağmen nükleer kapasiteye sahip olduğu yönündeki yaygın kabule rağmen herhangi bir yaptırıma maruz kalmaması; işgal altındaki Filistin topraklarında uzun süredir devam eden askerî operasyonlarının sivil kayıplara yol açmasına rağmen uluslararası mekanizmalar tarafından etkin biçimde denetlenmemesi; ayrıca askerî teknoloji ve savunma sanayii alanında Batılı müttefikler tarafından kayda değer ölçüde desteklenmesi, bu istisnai konumun başlıca göstergeleri arasında yer almaktadır.
Buna karşılık, bölgesel bir güç olan Türkiye’nin benzer güvenlik ve savunma alanlarındaki adımlarının daha sert yaptırımlar ve kısıtlamalarla karşılaşması, uluslararası sistemdeki çifte standart iddialarını görünür kılmaktadır. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, savunma sanayii iş birliklerine getirilen sınırlamalar ve Filistin meselesinde önerilen barış gücü girişimlerinin diplomatik olarak engellenmesi, bu bağlamda dikkat çekici örneklerdir.
Bu makale, İsrail’e tanınan askerî, siyasi ve normatif ayrıcalıkların; uluslararası hukukun evrensellik iddiası, bölgesel güç dengesi ve devletlerin egemen eşitliği ilkeleriyle ne ölçüde çeliştiğini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, İsrail’in nükleer kapasitesi, askerî teknolojiye erişimi, Filistin’deki işgal uygulamaları ve uluslararası kamuoyu oluşturma süreçlerini; Türkiye örneği üzerinden karşılaştırmalı bir perspektifle ele almaktadır.
Bu çalışma, realizm ve eleştirel uluslararası hukuk yaklaşımlarını birlikte kullanmaktadır. Realist teoriye göre devletler, uluslararası sistemde öncelikle kendi güvenlik ve çıkarlarını maksimize etmeyi hedefler. Hukuk, bu bağlamda güç ilişkilerinin gerisinde konumlanır. Eleştirel hukuk yaklaşımı ise uluslararası normların evrensel değil, çoğu zaman Batı merkezli güç yapılarını yeniden ürettiğini savunur.
Bu iki yaklaşım birlikte ele alındığında, İsrail örneği uluslararası hukukun neden ve nasıl seçici biçimde uygulandığını açıklamak için işlevsel bir vaka sunmaktadır. Ancak burada ortaya çıkan tablo yalnızca analitik bir tespit olarak ele alınamaz. Hukukî normların, güçlü aktörlerin çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece işletilmesi; aksi durumda askıya alınması, uluslararası suçları fiilen teşvik eden ve insanlığın ortak vicdanını aşındıran kabul edilemez bir anlayışın ürünüdür. Bu yaklaşım, hukuku bir adalet mekanizması olmaktan çıkarıp güç sahiplerinin keyfî tasarruf aracına dönüştürmekte; sivillerin yaşam hakkını ise pazarlık konusu hâline getirmektedir.
İsrail, NPT’ye taraf olmayan az sayıdaki devletten biridir. Buna rağmen, nükleer silah kapasitesine sahip olduğu yönündeki yaygın kabule karşın uluslararası yaptırım mekanizmalarının dışında kalmaktadır. Bu durum, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi rejiminin evrensellik iddiasını zayıflatmaktadır.
Aynı dönemde, nükleer program yürüttüğü iddia edilen diğer bölge ülkelerinin ağır yaptırımlara maruz kalması, normların aktör bazlı uygulandığını göstermektedir. İsrail’in nükleer kapasitesinin “bölgesel güvenlik gerekliliği” olarak meşrulaştırılması, uluslararası hukukun nesnelliği açısından ciddi bir sorun teşkil etmektedir.
İsrail, gelişmiş askerî teknolojilere erişim konusunda Batılı devletler tarafından istikrarlı biçimde desteklenmektedir. Özellikle hava gücü, istihbarat ve savunma sanayii alanlarında sağlanan bu destek, İsrail’in bölgesel askerî üstünlüğünü pekiştirmektedir.
Türkiye’nin ise NATO müttefiki olmasına rağmen F-35 programından çıkarılması ve savunma sanayii alanında çeşitli kısıtlamalarla karşılaşması, ittifak ilişkilerinde hukukun değil siyasi tercihlerin belirleyici olduğunu göstermektedir. Benzer güvenlik gerekçeleriyle atılan adımların farklı sonuçlar doğurması, uluslararası sistemde tutarlılık sorununu gündeme getirmektedir.
Filistin meselesi, yalnızca uluslararası hukukun askıya alındığı bir çatışma alanı değil; aynı zamanda uluslararası toplumun siyasal elitler ile halklar arasındaki derin ayrışmasını görünür kılan bir örnek teşkil etmektedir. Birçok Batılı devletin siyasi karar alıcıları, açık veya örtük biçimde İsrail yanlısı politikalar izlemeye devam ederken; aynı ülkelerin kamuoylarında Filistin halkıyla dayanışma gösteren geniş ve süreklilik arz eden toplumsal tepkiler ortaya çıkmaktadır.
Bu durum, uluslararası toplumu iki ayrı düzlemde ele almayı zorunlu kılmaktadır: siyasiler ve halklar. Siyasiler düzeyinde alınan kararlar, çoğu zaman stratejik ittifaklar, lobi etkileri ve güvenlik söylemleriyle şekillenmekte; buna karşılık halklar düzeyinde ortaya çıkan tepkiler, sivillerin korunması, adalet ve insan hakları gibi evrensel değerlere dayanmaktadır. Filistin bağlamında gözlemlenen bu ayrışma, Batılı demokrasilerin temsil ve meşruiyet sorunlarını da beraberinde getirmektedir.
Demokratik sistemlerin temel varsayımı, siyasal iktidarın halk iradesini yansıtmasıdır. Ancak Filistin konusunda Batılı devletlerin izlediği politikalar ile bu ülkelerdeki geniş toplumsal duyarlılık arasındaki uyumsuzluk, temsil mekanizmalarının işlevselliğini sorgulanır hâle getirmektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan tablo, yalnızca dış politika tercihleriyle açıklanamayacak; demokrasinin ahlaki ve normatif boyutunu ilgilendiren daha derin bir krize işaret etmektedir.
Uluslararası hukukun siviller lehine işletilmemesi ve siyasal elitlerin bu durumu sürdürmesi, halklar nezdinde meşruiyet kaybına yol açmakta; uluslararası düzenin adalet üretme kapasitesini zayıflatmaktadır. Bu nedenle Filistin meselesi, hem hukuki hem de demokratik açıdan küresel ölçekte bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.
İsrail merkezli medya, think-tankler ve lobi faaliyetleri, uluslararası kamuoyunun şekillendirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Türkiye’ye yönelik eleştirel söylemlerin süreklilik kazanması, algı yönetimi stratejileri bağlamında değerlendirilebilir.
Bu durum, uluslararası siyasette yalnızca askerî gücün değil, söylem ve algı üretiminin de belirleyici olduğunu göstermektedir.
Bu noktada, uluslararası hukukun seçici uygulanmasına yönelik eleştirilerin yalnızca teşhis düzeyinde kalmaması; aynı zamanda uygulanabilir bir normatif ve kurumsal öneriyle tamamlanması gerekmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin öncülüğünde geliştirilen Sivil Koruma Kalkanı (SKK – Civilian Protection Shield) yaklaşımı, mevcut güvenlik mimarisine yumuşak güç temelli bir alternatif sunmaktadır.
SKK, çatışma bölgelerinde sivillerin korunmasını merkeze alan; askeri olmayan fakat askeri-sivil koordinasyonla çalışan, çok taraflı ve evrensel bir insani güvenlik çerçevesi olarak tasarlanmıştır. İstanbul merkezli olarak kurgulanan bu yaklaşım, diplomasi, uluslararası hukuk, teknoloji ve sivil toplumun eşgüdümünü esas almakta; sivillerin korunmasını jeopolitik çıkarların üzerinde konumlandırmaktadır. Bu yönüyle SKK, klasik barış gücü modellerinden ayrılmakta ve yeni nesil bir kolektif sivil savunma anlayışını temsil etmektedir.
SKK kapsamında öngörülen sivil koruma bölgeleri, uluslararası gözlem ve raporlama mekanizmaları, çok uluslu koruma tatbikatları ve küresel farkındalık kampanyaları; uluslararası insancıl hukukun sahada görünür ve uygulanabilir hâle gelmesini amaçlamaktadır. "Savaşlar geçer, insanlık kalır. Sivillerin tarafı yoktur." ilkesi, bu yaklaşımın normatif temelini oluşturmaktadır.
Filistin örneği, uluslararası hukukun askıya alındığı ve sivil kayıpların süreklilik kazandığı en çarpıcı vakalardan biridir. Bu çalışmanın temel argümanlarından biri, Türkiye’nin Filistin’de doğrudan askerî bir güç olarak değil; SKK benzeri bir insani güvenlik şemsiyesiyle uluslararası ortak bir yapının kurucu unsuru olması hâlinde, ne İsrail’in ne de Amerika Birleşik Devletleri ve diğer büyük güçlerin bu girişime açık biçimde itiraz edemeyeceğidir. Zira SKK, taraflardan birine karşı değil; doğrudan sivillerin korunmasına yönelik, meşruiyetini uluslararası insancıl hukuktan alan bir yapı olarak konumlanmaktadır.
Bu yönüyle SKK, Türkiye’nin Filistin’de ortak bir insani koruma gücüne dâhil olmasının önündeki siyasi ve diplomatik bariyerleri yumuşatan, hatta büyük ölçüde anlamsızlaştıran bir araç niteliği taşımaktadır. Başka bir ifadeyle, SKK zamanında hayata geçirilmiş olsaydı, bugün Filistin bağlamında Türkiye’nin sahada bulunmasına yönelik itirazlar hukuki ve ahlaki zeminde karşılık bulamayacaktı.
Bu çerçevede, SKK yaklaşımı yalnızca teorik bir model olarak değil, somut bir kurumsal girişim olarak da gündeme getirilmiştir. Proje tasarımcısı tarafından söz konusu yaklaşım CİMER aracılığıyla Cumhurbaşkanlığı makamına sunulmaya çalışılmış; ayrıca ilgili kamu kurumları ve bazı kurum yöneticilerine iletilmiştir. Ancak bu girişim, bugüne kadar kurumsal düzeyde somut bir değerlendirmeye veya geri bildirime konu edilmemiştir. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası alanda önemli bir ahlaki ve diplomatik avantaj sağlayabilecek bir yumuşak güç enstrümanını değerlendirememiş olması anlamına gelmektedir.
Bu makalede ele alınan SKK girişimi, teorik bir öneri olmanın ötesinde, proje tasarımcısı tarafından CİMER aracılığıyla Cumhurbaşkanlığı makamına sunulmaya çalışılmış; ayrıca ilgili kamu kurumları ve bazı kurum yöneticilerine iletilmiştir. Ancak söz konusu girişim, bugüne kadar kurumsal düzeyde somut bir değerlendirmeye veya geri bildirime konu edilmemiştir. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası alanda önemli bir ahlaki ve diplomatik avantaj sağlayabilecek bir yumuşak güç enstrümanını değerlendirememiş olması anlamına gelmektedir.
Bu çalışma, İsrail’e tanınan askerî, siyasi ve normatif ayrıcalıkların uluslararası hukukun evrensellik iddiasıyla yapısal bir çelişki içinde olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye örneği üzerinden yapılan karşılaştırmalı analiz, uluslararası normların güç ilişkileri karşısında seçici biçimde uygulanmasının artık istisnai değil, sistematik bir nitelik kazandığını göstermektedir.
Bu seçici yaklaşım, yalnızca belirli devletleri koruyan bir ayrıcalık rejimi yaratmakla kalmamakta; aynı zamanda savaş suçları, işgal uygulamaları ve sivillere yönelik ihlaller için fiilî bir teşvik ortamı oluşturmaktadır. Hukukun güçlüler için esnetilebildiği, güçsüzler için ise mutlaklaştırıldığı bir uluslararası düzen, sürdürülebilir bir barış üretme kapasitesine sahip değildir.
Daha yaşanabilir bir dünya düzeni, ancak hukukun güçlü ya da güçsüz ayrımı gözetmeksizin tüm devletler için bağlayıcı olduğu bir normatif çerçeveyle mümkün olabilir. Uluslararası hukukun evrenselliği, retorik bir ilke değil; sahada eşit ve tutarlı biçimde işletilmesi gereken ahlaki bir zorunluluktur.
Bu bağlamda makale boyunca ele alınan Sivil Koruma Kalkanı (SKK) yaklaşımı, yalnızca insani bir girişim değil; aynı zamanda bu ahlaki zorunluluğun kurumsal ve uygulanabilir bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. SKK, devletlerin çıkarlarına göre askıya alınabilen bir hukuk anlayışına karşı, sivillerin yaşam hakkını mutlak ve dokunulmaz kabul eden yeni bir normatif zemin önermektedir.
Uluslararası sistemin meşruiyet krizinden çıkışı, hukukun güç karşısında geri çekilmesiyle değil; tam tersine, gücü sınırlayabilme cesaretiyle mümkün olacaktır. Güçlü ya da güçsüz her devlet için geçerli, öngörülebilir ve bağlayıcı kuralların tesis edilmesi, yalnızca Filistin gibi kriz bölgeleri için değil, insanlığın ortak geleceği için zorunludur.
Bu çalışma, uluslararası toplumun önünde duran temel sorunun artık "kimin haklı olduğu" değil; "hukukun gerçekten herkes için geçerli olup olmadığı" sorusu olduğunu ortaya koymaktadır.
Serdar Şahin
29 Aralık 2025