Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşundan itibaren vatandaşlık bağını etnik köken değil, anayasal aidiyet esasına dayandırmıştır. Türkiye’de yaşayan Kürt vatandaşlar, Anayasa’nın 10. maddesi uyarınca kanun önünde eşitlik ilkesinden tam ve eksiksiz şekilde yararlanmaktadır. Eğitim, sağlık, çalışma hayatı, siyasal katılım ve kamu hizmetlerine erişim bakımından Kürt vatandaşlara yönelik sistematik veya kurumsal bir hak ihlali söz konusu değildir.
Buna rağmen son dönemde özellikle sosyal medya platformları üzerinden Türk halkını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hedef alan; ayrıştırıcı, aşağılayıcı ve toplumsal barışı zedeleyici söylemlerin yoğunlaştığı gözlemlenmektedir. “Türk ve Kürt kardeştir” ifadesine rağmen, bazı kişi ve grupların açıkça “Türklerle Kürtler kardeş değildir” şeklinde yayınlar yapması, meselenin ifade özgürlüğü sınırlarını aştığını ve toplumsal birlik ilkesine yönelik kasıtlı bir saldırı niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır.
Anayasa’nın 3. maddesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü açıkça güvence altına almıştır. Bu bütünlüğü hedef alan söylemler; yalnızca bireysel görüş açıklaması olarak değil, anayasal düzene aykırı fiiller olarak değerlendirilmelidir. Türk milletine yönelik “Orta Asya’dan göç etmiş, aşağı kökenli” ya da benzeri ifadelerle yapılan paylaşımlar ise Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi kapsamında halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve nefret söylemi niteliği taşımaktadır.
İfade özgürlüğü, hiçbir hukuk devletinde sınırsız değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları da açıkça göstermektedir ki; bir söylem toplumsal barışı bozuyor, bir halkı aşağılıyor ve kamu düzenini tehdit ediyorsa, bu söylem koruma altında değildir. Bu bağlamda, Türk halkının onurunu hedef alan, halklar arasında düşmanlık oluşturan içeriklere karşı idari ve cezai mekanizmaların işletilmesi bir zorunluluktur.
Öte yandan, devlet kurumlarında görev yapan kamu personelinin, özellikle sağlık gibi tarafsızlık ilkesinin esas olduğu alanlarda, etnik ya da politik sembollerle ilişkilendirilen akımlara destek vermesi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun tarafsızlık ve sadakat yükümlülüğüne aykırıdır. Kamu görevlilerinin bu tür eylemleri, disiplin hukuku kapsamında ayrıca değerlendirilmelidir.
Devletin temel görevi, bireylerin değil toplumun tamamının huzur ve güvenliğini korumaktır. Bu nedenle; terör örgütlerine doğrudan veya dolaylı biçimde manevi destek sağlayan, ayrışmayı körükleyen ve anayasal düzeni hedef alan yayınların, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ile ilgili dijital platform denetim mekanizmaları aracılığıyla erişime kapatılması, hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir.
Ayrıca Anayasa’nın 66. maddesinde düzenlenen vatandaşlık bağı, yalnızca hukuki bir statü değil; aynı zamanda sadakat ve aidiyet ilişkisi doğurur. Devleti ve milletiyle bağını reddettiğini açıkça beyan eden, ülkenin bölünmesini savunan ve bu yönde sistematik faaliyet yürüten kişiler hakkında vatandaşlık hukukunun öngördüğü denetim ve yaptırımların işletilmesi, anayasal meşruiyet zemininde mümkündür.
Bu çağrı, hiçbir etnik grubu hedef almamakta; aksine Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk düzenini, toplumsal barışını ve millet bütünlüğünü koruma amacını taşımaktadır. İçeride yaratılmak istenen kutuplaşmaya karşı sessiz kalmak, hukuk devletinin zayıflamasına neden olur. Bu nedenle, ayrışmayı körükleyen her kim varsa; etnik kimliği ne olursa olsun, hukuk önünde eşit şekilde hesap vermelidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği, ayrıştırıcı söylemlerle değil; anayasa, hukuk ve ortak aidiyet bilinciyle güvence altına alınabilir.