İkna odaları, Sincan tankları sonrası balyoz, çekiç yetmedi 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu derken bu kez 15 Temmuz darbe girişimi, Irak, Suriye, Arap Baharı, Libya, Akdeniz, Ege, pandemi, ekonomik kriz, patates, soğan ve adına 'Büyük turp' konulan İmamoğlu, kayyumlarla sonuçlanan belediye davaları, çocuk hatta kadın bezi krizi, kar, kış derken şimdide gaz çıkaracağız diye umutlandığımız Karadeniz yani Kafkasya.. Ve bu ve bunlara benzer onca 'son dakika' haberleri arasında gerçek gündem gibi hızla kayıp olup giden hızla akan gündemler gibi '5 değil, 11 maaş,' tartışmaları..
Yetmedi durup, dururken ve duyanların haklı olarak 'ne alaka?' dediği ise ve benim 'mevcut iktidarın siyasetine hizmetten öte bir şey değil..' diye algıladığım, ve “Kâbe’de Hacılar” adlı ilahine reyting yaptıran ve okul zili yaptıran 'Laiklik bildirisi' imzalamaları yetmedi, birde bu ekonomik krizin içinde sanki normal et alınıyormuşçasına bir dizi sahnesinde alınıp, yeniden sahaya sokulan Domuz eti tartışmaları..
Ve eski savcı yeni Adalet Bakanı hakkında ki iddiaların açıklanacağını belirtenlerin konuşmayıp, aynı savcı, pardon Adalet Bakanı tarafınca tecrit uygulandığı ileri sürülüp, ardından Silivri'ye gittiklerini duyup, CHP'den AK Partiye topukladığı söylenen kadın başkan efenin beraat edildiğini öğreniyorduk..
Ve bunların içinde en ağır haberler ise alınan son dakika yada valinin nedense cenazesine katılmadığı Göle Serinçayır yani eskiyip, özelinde çekip, gidip, çöp olanları hatırlatan Çölpenek köyü muhtarının ani ölüm haberleri gibi onca son dakika ve kara haber..
Kısacası dakika başı değişen ülke ve dünya gündemini takip etmekten bi hal olduğumuz bir anda gelen son dakika haberler, alınan karar haberin şoke ettiği bizlerin hangisine ağlayacağımızı bile şaşırdığımız hızlı bir gündemin çok hızla aktığı ve aslında bu haberlerin bugün ya da yarın veya daha erken gelen haber olduğunu da anlamadan 'olamaz, doğru mu, nasıl olmuş?' şeklinde saçma sapan sorularla geri çevirmeye kalkarız, her kapanan sayfayı yeniden açmak isterken..
Rusya'nın mı, Putin'in mi girdiği tartışılan Ukrayna'daki bombaların ağlattığı bebeklerin sesleri eşliğinde tankların ezip geçtiği, Gazze de paramparça olmuş insan vücutlarının yollarda görüntülendiği, etrafı sarılan kadının direnişini simgeleyen heykelin olduğu Kobani'de çamur içinde ki çocukların görüntülerinin izleyenleri ağlattığı bir esnada sizden çok uzakta olanlara üzülürken çok yakınınız olan birinin hayata veda ettiğinin haberini alırsınız, komşu metin abi, kayınpeder, sevgili eşimin amcası Şemşettin, Konya'da ki gelinim Asya'nın dedesi, dünür, akraba, nine, dede, mahalle muhtarı, kaldığın evin komşusu, dost, arkadaş öldü diye..
Ve vatan topraklarına katılışının 105'nci yıldönümünü, askeri tamamda ya ekonomik, sosyal olarak 'kurtuluş' diye sorduran, memleketim Ardahan'ın semalarında uçurulan bir F-16'nın birinin daha dün gibi denen bir süre önce gittiğim Balıkesir'de düştüğünü, bir pilotun hayatını kayıp ettiğini haber alıyorduk..
Ve daha dün gittiğim gibi hafızamda olan o Balıkesir gidişinde geri dönerken 'Bir insanın, her yerde üzen anıları olur mu?..' adlı yazımı yazarken Ardahan'ın bozuk yoları gibi delik deşik olan Yalova'da çıktığımız otobandan girdiğimiz yolda çukura düşen aracımızın iki lastiğinin bir gece yarısı birden gümlediğini de hatırlıyordum..
Evet, uzakta olup, son görev denen cenazesine bile katılamayacak bir durumda olduğumuz bir esnada aldığınız onca kara haberle aslında büyük depremler ve kıyametler ardından yaşana artçı depremler misali her gün yeni bir sarsıntı ve küçük kıyametler yaşarsınız ölüm sırasının size doğru geldiğini üstünüze alınmazsınız bile..
Son olarak aldığım ölüm haberlerinin kaç tane olduğunu düşünüp, sıralamaya kalktığımda sayının hiçte az olmadığı gibi hepsinin bende birer derin yara açtığını acıyan yüreğimle hissederken son ölüm haberleri ile bir kez daha sarsılıp, kala kalıyorum yerimde..
Çünkü en son aldığım haber son gördüğümde sırtındaki parkanın çok güzel olduğunu ve şakadan da olsa 'Amca o parka Deniz Gezmiş'in parkasına benziyor ve olur ya senden sonra o bana mirasın olsun, lütfen evdekilerine söyle..' diyerek takıldığım Öner Balcı amcayı ve nicelerini hatırlıyorum..
Ve elinde büyüdüğüm, bir zamanlar un, yem sattığımız iş yerimize komşu esnaf rahmetli Enver Balcı amcanın akrabası, çok sevdiğim kardeşimin kayınpederi, verdiği hayat mücadelesinde benim kadar yorgun ama yılmayan oğlum gibi iş hayatında olan Fatih yeğenimin babası, Savaş kardeşim gibi bir anda şok bir sürprizle bizi bırakıp, giden Deniz kardeşimin kayınpederi Ergin Balcı'nın babası Ömer amcanın rahmetli eşinin ardından aynı ailede olduğu gibi bir çok yakının, uzak dostun bu dünyayı terk ettiği haberini alıyordum..
Gerçi baba dostu, Ardahan'ın ilk yıldızlı otellerinden birini yapan ve sonradan feto davasından yargılanıp, savcılıktan atılan savcının önüne geleni içeri aldırdığı hayali operasyonlar ardından tutuklanan ve uzun süre sonra da olsa hapisten çıkan ama ikinci hayatını yaşamadan hayata Ankara'da göz yuman Özcan Uygur'un yakını, 12 Eylül'ün darbesini alan solculardan Ercan Uygur, ardından Ardahan şiirlerini yazıp, seslendiren şair ruhlu Yusuf Ziya Kaya, şehir kulübünde birlikte parasına oyun oynadığım Kamile ablanın eşi Metin abi, mahallemiz muhtarlarından Nurettin Alihanoğlu ve 'son dakika' haberlerimize konu olan onca insanı kaybetmenin üzüntüsü içindeydim.
Kiminin yakınını arayıp, başsağlığı dilediğim, kimini ise unutamayıp, yakınlarını tanımadığımdan arayamadığım nice insanın sessiz, sedasız terk etmeye devam ettiği şu ölümlü dünyada en sarsıcı ölümlerden biri de tam konuğum olacakken uğradığı silahlı saldırı sonucu aramızdan ayrılan Kocaeli'nin marka gazetecilerinden olan meslektaşım Güngör Arslan'dı.
Evet, milletin meclisinde, 'bilinmeyen dil' diye kayıtlara geçen ama vatan-millet-sakarya edebiyatını çekenlerin, 'biz kardaşız' dediği Kürtçe de 'pığas' denilen 'çorabı delik' diyerek takıldığım ama aslında biz gazetecilerin ne kadar imkansızlıklarla mücadele ettiğini anlatmaya çalıştığım Yusuf Şit'i kısa sürede unuttuğumuz gibi bu sahada yani gazete ve medya da tüm imkânsızlıklara karşın yer alan ve gazetelerinde yazılarımın da yayınlandığı Doğubayazıt'ta, Artvin'de yaşanan meslektaş kayıplarını, hem de bir gazeteci olarak gazetecilerin hayata veda ettiğini hızla değişen gündemi takip etmekten gecikmeli olarak öğreniyordum..
Bunca olayın ardında Hakkâri'de de tanımadığım bir gazetecinin yaşanan olay ardından öldürüldüğünü ve diğer bir gazetecinin, Alican Uludağ'ın yıllar önce attığı xtwitleri dolaysıyla hem de hiç bir şikayet olmaksızın hem de yeni bir barış sürecinin yaşandığı başkent Ankara'dan alınıp, İstanbul'a götürülüp, Metris'e atıldığını yani bir gazetecinin daha tutuklandığından çok, 'Tutuklanan gazetecinin, belediye başkanının, siyasinin, sanatçının Ankara'da mı, İstanbul'da mı hapisse konulmalı?' şeklinde tartışmaların yaşandığını görüp, haber alıyordum.
Yani bu dünyanın ne sana, ne de bana kalacağını düşünmeden İran'a saldıracakken, 'Bizim Suriye'de işimiz bitti onlara da gerek yok.. Zaten çok para verdik..' diyerek kırıp, küstürdüğü Kürtlerin kendisinden desteğini çekmesiyle yerinde kalan Venezuela başkanını eşiyle birlikte yatağında alıp, sonra da Venezuela halkının olan petrolünü çalıp pardon ucuza alıp, 'petrol bulduk' diye sevinen Trumplu ABD ve Avrupa'nın gazına gelip, Putin'in ölüm tankları ile ülkesini yerle bir ettiren Ukrayna başkanı Volodimir Zelenski'nin yalanız kaldığı gibi aslında hepimizin Demirtaşlar, Kavalalar gibi tek başına kaldığı, İmralı'ya yeni bir statü aranan bir dünyada yaşarken öldüğümüzden bile bi haber olduğumuzu anlıyordum, gecenin geç saatlerinde, ramazan davulcularının tüm sertlikleri ile tokamaladıkları davulu bile duymayan kulakların çok olduğu şu dünya da gözlerimden düşen bir göz damlasıyla..
Evet..
Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Sunulan metin, durmaksızın değişen siyasi ve toplumsal gündemin gürültüsü altında bireyin hissettiği duygusal yorgunluğu ve çaresizliği çarpıcı bir dille ele almaktadır.
Yazar, küresel savaşlardan ekonomik krizlere uzanan geniş bir karmaşanın içinde, aslında en çok yakın çevre kayıplarının ve dost ölümlerinin yarattığı derin sarsıntıya odaklanmaktadır.
Makro düzeydeki büyük olayların hızı, kişisel acıların ve hayatın geçiciliği gerçeğinin üzerini örten bir perde gibi betimlenmektedir.
Özellikle yerel dostların ve meslektaşların vefat haberleri, gürültülü dünya gündemi ile insanın kendi iç dünyasındaki sessiz yas süreci arasındaki zıtlığı gözler önüne sermektedir.
Nihayetinde kaynak, her gün yaklaşan ölüm gerçeği karşısında modern insanın yaşadığı anlam arayışını hüzünlü bir dökümle sunmaktadır.