* Kabukla Oyalanmayı Bırakıp Hakikâte Dönme Vakti!
* Doğan Cüceloğlu’nun Ekmek Deneyi Bize Ne Anlatıyor?
Geçtiğimiz günlerde rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun o meşhur "ekmek" deneyini hatırlatan bir video düştü önüme. Hoca yere bir ekmek koyuyor ve "Kim buna basar?" diye soruyor. Binlerce dolar teklif edilse de kimse ayağını o ekmeğe sürmüyor. Neden? Çünkü bizim geleneğimizde ekmek "nîmettir", kutsaldır; yerde görülse öpülüp başa konur.
Peki, hiç düşündük mü? Ekmeği bu kadar aziz tutup başımıza koyarken; Kur’an-ı Kerim’in "ekmekten daha aziz" kıldığı ahlâkı, dürüstlüğü ve kul hakkını neden bazen ayaklar altına alıyoruz?
Şekil Mi, Hakikât Mi?
Toplum olarak bazen dînin "kabuğuyla" o kadar meşgul oluyoruz ki, "özünü" unutuyoruz. Tıpkı bir meyvenin kabuğunu parlatıp içini çürümeye terk etmek gibi...
Videodaki o çarpıcı tespit ne kadar da haklı:
"Ortalama vatandaşımızın din anlayışı; zina eder, cünüp gezmez. On bir ay içer, Ramazan'da içmez. Haram yer, domuz yemez. Terâvih kılar, farz kılmaz. Sadaka verir, zekat vermez. Mevlid dinler, âyet dinlemez. Ölünün yanında örtünür, dirinin yanında açılır."
Bu tablo bize, ibadeti sadece bir "gösteri" veya "alışkanlık" zannedenlerin düştüğü yanılgıyı hatırlatıyor.
İbadetler, sadece belirli zamanlarda yerine getirilen görevler değil; insan rûhunu hamlıktan kurtarıp olgunluğa ulaştıran birer terbiye metodudur. İslâm geleneğinde her ibadetin, nefsin farklı bir zaafını dizginleme ve Allah’ın rızasına kapı aralama amacı vardır.
Rabbimiz, Mâûn Sûresi'nde ibadetin şekline takılıp özündeki merhameti ve ahlâkı ıskalayanları çok sert bir dille uyarır:
"Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yaparlar ve ufacık bir yardıma bile engel olurlar." (Mâûn Sûresi, 4-7)
Bu âyetler bize açıkça şunu söylüyor: Eğer kıldığın namaz seni bencilce hırslardan arınmaya götürmüyorsa, ortada dinin özü değil, sadece yorgunluk veren bir şekli kalmış demektir.
İslâm düşüncesinde namaz, dikey düzlemde Allah ile kurulan bir bağ olduğu kadar, yatay düzlemde toplumla kurulan bir adalet ve merhamet köprüsüdür.
Namazın "ikâme edilmesi", sadece rükû ve secdelerin hatasız yapılması değil; o namazın hayata taşınması ve bir yaşam biçimine dönüşmesidir. Kur’an-ı Kerim, namaz kılanları uyarırken aslında şu kritik dengeye dikkat çeker:
* Ruhsuz İbadetin Tehlikesi: Huşûdan uzak, sadece bir alışkanlık olarak yerine getirilen ritüeller, kişiyi kibre ve gösterişe (riyâ) sürükleyebilir.
* Merhametin Testi: Gerçek dindarlık, seccadenin bittiği yerde başlar. Bir insanın dindarlığının en büyük kanıtı, toplumsal ihtiyaçlara karşı gösterdiği duyarlılık ve elindeki imkanları başkalarıyla paylaşma iradesidir.
* Ahlâkî Dönüşüm: Âyetlerdeki sert uyarı, ibadetin kişiyi bencillikten kurtaramaması durumunda, o ibadetin Allah katındaki değerinin sorgulanır hale geldiğini hatırlatır.
"Namaz, her türlü hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebût Sûresi, 45)
Din, sadece mâbedin duvarları arasına sıkıştırılmış bir tören değil; hayatın merkezinde yeşeren bir vicdan muhasebesidir. Gerçek dindar, alnı secdedeyken kalbi mazlumla atan kimsedir.
Allah’ın bizim ibadetlerimize ihtiyacı yoktur; ancak bizim bu ibadetlerin kazandıracağı disipline, sükunete ve ahlaki derinliğe ihtiyacımız vardır. İbadet, kulun "Senin rızan için kendi isteklerimden vazgeçebiliyorum" deme biçimidir.
ibadetler kulun Rabbini tanıması ve O'nun isimlerinin (Esmâ-ül Hüsnâ) tecellîlerini kendi ahlâkında göstermesi için birer aynadır.
Lübbü (Özü) Bilmeyen, Kışır (Kabuk) İle Meşgul Olur
Bediüzzaman Said Nursî’nin o derin uyarısı kulaklarımızda çınlamalı: "Lübbü bilmeyen, kışır ile meşgul olur." Özü kaybeden, şekle takılıp kalır. Eğer kıldığımız namaz bizi yalandan alıkoymuyorsa, tuttuğumuz oruç dilimizi gıybetten korumuyorsa; biz özü kaçırmış, sadece kabukla oyalanıyoruz demektir.
Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde bizleri şöyle sarsıyor:
"Müflis (iflas etmiş) kişi kimdir bilir misiniz? O kişi ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekatla gelir. Ancak birine sövmüş, birine iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüştür. Sevapları bunlara dağıtılır, sevabı bitince de onların günahları buna yüklenir ve cehenneme atılır." (Müslim)
İşte gerçek iflas budur! Ekmeği öpüp başımıza koyduğumuz o el, bir yetimin hakkına uzanıyorsa; o ekmeğe basmamış olmanın mânevî bir hükmü kalır mı?
Gelin, Başımıza Koyduklarımızı Kalbimize İndirelim
Kıymetli kardeşlerim, din bir vitrin değildir, süs ve gösteriş değildir. Din, samimi bir îmandır, duruştur, edeptir, ahlâktır. samimiyettir, istikâmet üzere bulunmaktır. Allah katında "makbul" olan, sadece dışarıdan nasıl göründüğümüz değil, iç dünyamızın ne kadar duru olduğudur.
Gelin, ekmeği gösterdiğimiz o hassasiyeti;
* Komşumuzun hukukuna,
* İşimizdeki dürüstlüğe,
* Verdiğimiz söze,
* Ve en önemlisi, kimse görmezken takındığımız ahlâka da gösterelim.
Unutmayalım ki; âhirette bizi kurtaracak olan, başkalarının ne kadar dindar olduğu değil, bizim ne kadar "insan" kalabildiğimizdir.
Yarın mahşer meydanına heybemizde sadece kuru bir kabuk değil, Rabbimizin katında değer bulacak halis bir 'öz' götürebilmek duâsıyla...
Mithat Güdü