Avrupa, her fırsatta “insan hakları”, “azınlıkların korunması” ve “demokratik değerler” üzerine konuşur. Fakat konu bazı halklara geldiğinde bu değerler birdenbire sessizliğe gömülür. Sekeller, işte bu seçici duyarlılığın en çarpıcı örneklerinden biri. Üstelik yalnızca Batı’nın değil; acı gerçek şu ki Türk dünyasının da görmezden geldiği bir örnek.
Sekeller (Macarca Székelyek, Rumence Secui, Almanca Szekler, Latince Siculi), ağırlıklı olarak bugün Romanya sınırları içindeki Sekelistan’da, daha az olarak da Güney Macaristan’da yaşayan kadim bir topluluktur. Resmî anlatılarda çoğu zaman “Macarların bir alt grubu” diye etiketlenirler; çünkü Sekel lehçesiyle Macarca konuşurlar. Ama dil, tek başına millet değildir. Tarihî hafıza, toplumsal örgütlenme, kültürel süreklilik ve kimlik bilinci; bunların toplamı bir halkı halk yapar. Sekellerin altı boyu, her boyun dört kolu olduğu; boy ve kol adlarının önemli bir kısmının Türkçe kökenli olduğu anlatılır. Bugün Karpat Havzası’nda, özellikle Romanya’da yaşayan yüz binlerce Sekel, tüm baskılara rağmen kendine ait bir kimlik bilincini canlı tutmaktadır. Bu da bize şunu söyler: Bu mesele yalnızca “lehçe” veya “alt grup” tartışması değildir; bu, adlandırılmak istenmeyen bir varoluşun mücadelesidir.
İlk tasfiye: “Macarca konuşuyorsanız Macarsınız”
1867’de Avusturya İmparatorluğu, Avusturya–Macaristan olarak ikili monarşiye dönüştürüldüğünde, Macar siyasetinin önceliklerinden biri Sekel kurumlarını tasfiye etmek oldu. “Macarca konuşuyorsanız Macarsınız” iddiası, bir halkın kimliğini silmenin en pratik yöntemiydi: Farklılığı dilden ibaret say, sonra da o dili gerekçe göstererek kimliği iptal et. Sekelistan parçalara ayrıldı, bölge ihmal edildi, ekonomik gerileme ve göç hızlandı. Bir tür “sessiz yok oluş” beklendi. Fakat Sekeller yok olmadı; kim olduklarını unutmadı.
Batı’nın “self-determinasyon” masalı ve Sekelistan’ın pazarlığı
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Batı, “milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” söylemini dünyaya pazarladı. Yeni bir çağ başlamış gibi sunuldu: Artık imparatorluklar dağılacak, halklar özgürleşecek, adalet tesis edilecekti.
Ama bu ilke, daha doğarken seçici uygulandı. Kahramanlar önceden belirlenmişti: Bazıları “millet” sayılacak, bazıları “istatistik” olarak görülecekti. Transilvanya ile birlikte Sekelistan’ın Romanya’ya verilmesi, yerel halka sorulmadan gerçekleşti. Ne referandum, ne temsil, ne de rıza… Demokrasi, bir kez daha güçlülerin kendi aralarında kurduğu pazarlık diline dönüştü. Zayıflara düşen rol, “uyum” sağlamaktı.
Sekeller açısından bu kararın anlamı şuydu: Kimlikleri bir kez daha, kendilerinden uzakta atılan imzalarla şekillendirildi. Türk dünyası açısından ise bu, Avrupa’nın ortasında yaşayan bir topluluğun uluslararası sistem tarafından “görünmez” ilan edilmesiydi. Görünmez olanın hakkı olmaz; hakkı olmayanın sesi duyulmaz.
1940–1944: Harita değişti, kader değişmedi
İkinci Dünya Savaşı sırasında, 30 Ağustos 1940’ta imzalanan İkinci Viyana Anlaşması ile Kuzey Transilvanya ve Sekelistan 1940–1944 yılları arasında Macaristan’a bırakıldı. Kâğıt üzerinde “geri dönüş” gibi görünen bu gelişme, Sekeller için bir kurtuluş olmadı. Çünkü mesele, haritada hangi rengin büyüdüğü değildi. Mesele, Sekellerin kendi adıyla, kendi kurumlarıyla, kendi iradesiyle tanınıp tanınmayacağıydı.
Macar yönetimi Sekelistan’a herhangi bir özerklik tanımadı. Kendi kaderini tayin etme talepleri bir kez daha ertelendi, görmezden gelindi. Sekeller böylece ikinci kez “kardeşlik” iddiasının boşluğunu yaşadı: Dil ortaklığı, kimliği otomatik olarak ortaklaştıran bir kilit gibi sunuldu; farklılığın kendisi ise sorun olarak görüldü.
1944: Felaketin doruğu ve örtülen suç
1944’te felaket doruğa ulaştı. Sovyet Kızıl Ordusu’nun Romanya desteğiyle Sekelistan’ı işgal etmesi yalnızca askerî bir hareket değildi; aynı zamanda bölgeye dönen Romen otoritesinin önünü açan, şiddeti serbest bırakan bir dönüm noktasıydı. Romen paramiliter birlikleri, özellikle Maniu Muhafızları, Sekel köylerinde ağır vahşetler gerçekleştirdi. 26 Eylül 1944’te Szárazajta (Aita Seacă) köyünde on üç kişinin baltalarla ve kurşunlarla öldürülmesi, Avrupa’nın ortasında etnik kimlik üzerinden işlenen karanlık bir sayfadır.
Asıl ürkütücü olan şudur: Bu tür suçlar çoğu zaman ne gerçek anlamda yargılandı ne de adaletle yüzleşildi. Dosyalar kapandı, hatıralar yalnız bırakıldı, sesler cılızlaştırıldı. Bazı acılar tarihe “büyük trajedi” diye yazılır; bazı acılar ise yalnızca “gürültü olmasın” diye örtülür. Sekellerin hafızasında 1944, yalnızca kaybedilen canların değil, gömülen adaletin tarihidir.
1952 “özerkliği”: Kâğıt üzerinde bir vitrin
1952’de Sovyet baskısı altında kurulan sözde “özerk bölge”, çoğu zaman bir iyileştirme gibi sunulur. Oysa özerklik; karar alma yetkisi, bütçe kontrolü, eğitim dili, kültürel kurumlar, yerel yönetim gücü demektir. Sekellere tanınan yapı, bunların hiçbirini gerçek anlamda içermedi. “Özerk” denildi ama merkezî denetim sürdü; yerel irade vitrinde tutuldu.
1968’de bu göstermelik yapı da lağvedilince maskeler tamamen düştü. Romanya artık özerklik görüntüsüne bile ihtiyaç duymuyordu. Bundan sonra uygulanan çizgi, klasik bir asimilasyon hattına oturdu: idarî parçalama, ekonomik bağımlılaştırma, demografik müdahaleler ve kültürel görünmezleştirme. Bugün Sekellerin adının resmî olarak tanınmaması, sembollerinin yok sayılması, kimliğin kamusal alanda daraltılması; “vardınız ama yoksunuz” düzeninin bir parçasıdır. Bir halkı yok etmek için her zaman fiziksel şiddet gerekmez; bazen adını kayıtlardan silmek yeterlidir.
Peki Türk dünyası nerede?
Buraya kadar anlatılanlar, Batı’nın ikiyüzlülüğünü göstermeye yetiyor. Ama metnin en ağır kısmı burası değil. En ağır kısım, bizim suskunluğumuz.
Peki Türk dünyası nerede?
Neden Sekel Türkleri için uluslararası platformlarda tek bir güçlü ses çıkmıyor? Neden Türk Devletleri Teşkilatı gibi kurumlar Sekelistan adını neredeyse hiç anmıyor? Neden Karpatlar’daki bir topluluk sanki hiç var olmamış gibi görmezden geliniyor?
Çünkü “Türk dünyası” dediğimiz şey çoğu zaman romantik bir söylem düzeyinde kalıyor. Kardeşlik nutukları atmak kolay; kardeşlik gerektiğinde diplomatik maliyet üstlenmeyi gerektirir. Bir dosyayı sahiplenmek emek ister: uluslararası mekanizmaları işletmek, raporlar talep etmek, kamu diplomasisini devreye sokmak, diaspora ve sivil toplumla görünürlük üretmek… Sessizlik ise zahmetsizdir. Ama sessizlik tarafsız değildir. Sessizlik zamanla güçlü olanın lehine çalışan bir pozisyona dönüşür.
Gerçek şu ki, Sekeller yalnızca Batı tarafından değil, Türk dünyası tarafından da yetim bırakılmıştır.
Bugün Sekel Türkleri iki ateş arasında yaşamaktadır. Romenler onlara “Macaristan’a gidin” derken, Macaristan’da “evinize dönün Romenler” diye aşağılanmaktadırlar. Ne Romanya onları tam kabul eder, ne Macaristan gerçekten sahip çıkar. Türk dünyası ise çoğu zaman uzaktan seyretmeyi tercih eder. Bu seyir hâli, Sekellerin yaşadığı sıkışmışlığı sadece coğrafi değil, ahlaki bir yalnızlığa da dönüştürür.
Tarih ise acımasız biçimde öğretir: Unutulan her Türk topluluğu, unutana da bir gün unutulmayı öğretir. Dayanışma zinciri bir halkada koparsa, bütün zincir zayıflar. Bugün Sekelistan “uzak” ve “karmaşık” bulunarak rafa kaldırılıyorsa, yarın başka bir topluluk da aynı gerekçelerle görmezden gelinebilir. Bu, sadece Sekellerin değil, Türk dünyasının iddiasının erozyonudur.
Son söz: Soru artık Sekellerin değil, bizimdir
Sekeller hâlâ orada. Karpatlar’da. Avrupa’nın ortasında. Kim olduklarını bilerek, hatırlayarak ve direnerek…
Soru artık Sekellerin değil, bizimdir:
Türk dünyası Sekelistan’ı ne zaman hatırlayacak?
Hatırlamak derken yalnızca adını anmayı değil; sorumluluk almayı, görünür kılmayı, konuşmayı, savunmayı kastediyoruz. Çünkü bir halk yalnızca düşmanları tarafından değil; dostlarının suskunluğu yüzünden de kaybedilir.
Ve bir gün tarih bu soruyu bize soracak.
O gün geldiğinde, “sessizdik” demek bir mazeret olmayacak. Çünkü sessizlik, en sonunda bir cümleye dönüşür: “Bizi yalnız bıraktınız.”




