Demokrasinin gerçek ölçüsü, vatandaşın sandığa kaç adımda ulaştığıdır. Çünkü sandık yalnızca bir oy kutusu değildir; devletin yurttaşıyla kurduğu en temel meşruiyet köprüsüdür. O köprü uzadıkça, yurttaşın sesi kısılır; ses kısıldıkça da siyaset, milletin ortak iradesi olmaktan çıkıp dar bir zümrenin tahakküm alanına dönüşür.
Bugün Bulgaristan Parlamentosu’nda tartışılan ve Avrupa Birliği dışındaki ülkelerde kurulacak sandık sayısını 20 ile sınırlandırmayı öngören seçim kanunu değişikliği teklifi tam da bu tehlikeli eşiği işaret ediyor. Türkiye’de Ekim 2024 seçimlerinde kurulan 168 sandığın 20’ye indirilmesi, teknik bir “idari düzenleme” gibi sunulsa da, gerçekte seçme hakkının fiilen zorlaştırılması anlamına geliyor.
Zira seçim hakkı, yalnızca kâğıt üzerinde tanınan bir hak değildir; pratikte erişilebilir olmadıkça “hak” olmaktan çıkar, sembole dönüşür.
Rakamların söylediği: “kolaylaştırma” değil, caydırma
Ekim 2024’te Türkiye’de 168 sandıkta 46 binden fazla Bulgaristan vatandaşının oy kullanması, diasporanın anavatanla bağının canlı olduğunu gösterdi. Bu sayının önceki dönemlerde daha da yüksek olduğu hatırlandığında, çözüm sandığı azaltmak değil, artırmaktır. Çünkü sorun, “oy vermek istemeyen seçmen” değil; aksine saatlerce kuyrukta bekleyip yine de oy vermeye çalışan seçmendir.
Sandığı 168’den 20’ye düşürmek, matematik olarak %88’e yakın bir azaltma demektir. Bu, sıradan bir optimizasyon değil; oy vermeyi zorlaştıran, maliyetini artıran, insanları “vazgeçmeye” iten bir mekanizmadır. Demokrasi, “niyet beyanıyla” değil, erişilebilirlikle ölçülür. Bursa’da, İstanbul’da, İzmir’de güneşin altında bekleyen seçmene “20 sandık yeter” demek, fiilen şunu söylemektir: “Sizi vatandaş görüyoruz ama siyasetin merkezine yakın görmüyoruz.”
Popülizmin en eski silahı: “Ajan” yaftası
Bu süreçte en kaygı verici unsurlardan biri de tartışmanın seviyesidir. Bir sivil toplum kuruluşu liderini ve diasporanın hak arayışını “ulusal güvenlik tehdidi” ya da “yabancı ajanlık” gibi suçlamalarla hedef almak, demokratik tartışmanın yerini kriminalizasyona bıraktığını gösterir.
Şunu açık söylemek gerekir: Demokratik bir ülkede sivil toplumun görevi vatandaşın hakkını savunmaktır. Bir sivil toplum liderinin, seçmenlerin haklarını daha iyi koruyacağını düşündüğü bir yaklaşımı ya da siyasal aktörü desteklemesi, demokrasi içinde olağan bir tutumdur. Bu alanı “ajanlık” diliyle karartmak, siyasal acziyetin üzerini örtmekten başka işe yaramaz. Üstelik bu dil, bir taşla iki kuş vurmayı amaçlar: Hem diasporayı korkutmak hem de iç politikada “düşman” üreterek oy devşirmek.
Veto neden önemlidir?
Cumhurbaşkanlığı makamının böyle bir sınırlamaya karşı veto yoluna gitmesi, tartışmanın özünde “kim kazansın” meselesinden çok daha fazlası olduğunu ortaya koyar: Bu bir hukuk devleti testidir. Veto, yalnızca bir siyasal tercih değil; temel hakların korunması için fren mekanizmasıdır. Demokraside çoğunluk her şeyi yapamaz; çünkü demokrasi, çoğunluğun sınırsızlığı değil, hukukla sınırlandırılmış çoğunluktur.
Avrupa standartları, seçim hakkının “genel ve eşit” olmasını, erişimin makul ölçülerde sağlanmasını, engellerin azaltılmasını esas alır. Diasporaya “uzaktan vatandaşlık” muamelesi yapmak, modern hukuk devleti mantığıyla bağdaşmaz. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı da hakların teorik değil pratik olarak korunmasına vurgu yapar: Hak, kullanılabilir olduğunda haktır.
Peki bu ısrar neden? “Mafya devleti” iddialarının gölgesi
Bu noktada ister istemez daha büyük soruya geliyoruz: Bir ülke neden seçmen katılımını artıracak adımlar atmak yerine, sandığı daraltmayı seçer?
Bulgaristan siyasetine ilişkin yıllardır kamuoyunda dolaşan “devlet içinde suç ağları”, “organize çıkar grupları”, “siyaset–iş dünyası–bürokrasi üçgeninde kurulan kirli ilişkiler” ve “mafya benzeri yapılanmalar” iddiaları tam da burada önem kazanıyor. Elbette “mafya” gibi ağır bir kavramı gelişi güzel, kanıtsız biçimde bir ülkenin tüm kurumlarına teşmil etmek doğru olmaz. Ancak şu da inkâr edilemez: Bir ülkede demokratik denetim mekanizmaları zayıflatıldıkça, yargı bağımsızlığı tartışmalı hale geldikçe, hesap verebilirlik azalınca, organize suç ve yolsuzluk riskleri büyür. Çünkü karanlık, denetimsizliği sever.
Dolayısıyla bugün sandığı azaltma girişimi, yalnızca diasporanın oy hakkı meselesi değildir; devletin temizliği ve siyasetin şeffaflığı meselesidir. Eğer bir ülkede vatandaş sandığa giderse, iktidar değişebilir; iktidar değişebilirse, çıkar ağları bozulabilir; çıkar ağları bozulabilirse, “dokunulmaz” zannedilen yapıların üzerine gidilebilir. Sandık, tam da bu yüzden bazı çevreler için rahatsız edicidir.
“Devletten el çektirilmesi” ne demek?
“Bulgaristan mafyasının devletten el çektirilmesi gerekir” cümlesi, öfkenin ve hayal kırıklığının ifadesi olabilir. Bunu, hukuk devleti diliyle şöyle okumak gerekir: Organize suç ve yolsuzlukla ilişkili olduğu iddia edilen çıkar ağlarının kamu yönetiminden tasfiye edilmesi; devletin kurumlarının şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir hale getirilmesi gerekir.
Bu da sloganla değil, somut adımlarla olur:
1. Seçim hakkına erişimin genişletilmesi: Sandık sayısı azaltılmamalı; nüfus yoğunluğu ve talebe göre artırılmalı, randevu/akış planlaması gibi lojistik çözümler üretilmeli.
2. Seçim süreçlerinde şeffaflık: Sandık kurullarından oy sayımına, bilişim altyapısından gözlemcilere kadar denetlenebilirlik güçlendirilmeli.
3. Yargı bağımsızlığı ve etkin soruşturmalar: Organize suç ve yolsuzluk iddiaları siyasal hesaplaşma malzemesi değil, bağımsız kurumların konusu olmalı.
4. Sivil topluma saygı: Hak arayanı “ajan” diye damgalamak yerine, sivil toplumun katkısı meşru görülmeli.
5. Diasporanın anayasal statüsüne uygun temsil: Diaspora, “dışarıdaki seçmen” değil; devletin eşit vatandaşıdır. Devlet, vatandaşını coğrafyaya göre sınıflandıramaz.
Gelecek sandıktan kaçılarak değil, sandık büyütülerek kurulur
Bugün tartışılan şey, bir partinin kazanıp kazanmaması değildir. Tartışılan şey, Bulgaristan’ın nasıl bir devlet olacağıdır: Vatandaşını kucaklayan bir hukuk devleti mi, yoksa vatandaşını uzaklaştırarak yönetmeyi kolaylaştıran bir “dar demokrasi” mi?
Diasporanın oy hakkını daraltmak, yalnızca diasporayı değil; ülkenin iç hukuk düzenini ve Avrupa değerleriyle bağını da zedeler. Sivil toplumu düşmanlaştırmak, kısa vadede gürültü çıkarır ama uzun vadede devleti çürütür. Ve devlet çürürse, en hızlı büyüyen şey demokratik kültür değil; “mafya” diye adlandırılan türden karanlık çıkar düzenekleridir.
Gerçek ulusal güvenlik, vatandaşın sandığa gitmesini zorlaştırmakta değil; onu kolaylaştırmakta yatar. Çünkü sandık yakınsa, devlet de yurttaşa yakındır. Devlet yurttaşa yakınsa, hesap verme kaçınılmazdır. Hesap verme varsa, karanlık ağlar barınamaz.
İşte bu yüzden demokrasi coğrafi bir ayrıcalık değil; anayasal bir haktır. Ve o hakkı savunmak, kimsenin “ajanlık” yaftasıyla susturamayacağı kadar meşru bir yurttaşlık görevidir.