Bir devlet düşünün… Elli binden fazla insanını teröre kurban vermiş. Dağlarda, şehirlerde, karakollarda, sınıflarda, beşik başlarında kayıplar yaşamış. Yıllarca “terörle mücadele” başlığı altında bedel ödemiş. Şimdi aynı devlet, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yeni bir süreci yürütüyor.
Hiç kimse şiddetin sürmesini istemez. Hiç kimse evine cenaze gelsin istemez. Ancak mesele şudur: Terörü bitirmek için yürütülen süreç, devletin temel ilkelerini aşındırırsa ortaya nasıl bir tablo çıkar?
Bugün tartışmanın merkezinde şu var:
Ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilmiş bir terör örgütü lideri üzerinden yürüyen bir muhataplık zemini.
Müzakere, eşitler arasında yapılır.
Hukuk ise suçlu ile devlet arasında işler.
Eğer kamuoyunda “muhatap” algısı oluşmuşsa, bu algının kendisi bile devletin meşruiyet algısını tartışmaya açar. Devlet aklı temas kurabilir; ancak temas ile siyasal statü üretmek aynı şey değildir. Bir kişiyi hukuki statüsünden çıkarıp siyasi aktör konumuna yerleştirdiğiniz anda denklem değişir.
Ve şimdi talepler zinciri…
“Önce hukuki düzenlemeleri yapın, sonra örgüt silah bıraksın.”
Bu cümle başlı başına bir zihniyet fotoğrafıdır.
Normal hukuk düzeninde silah bırakmak ön şarttır. Şiddetin bitmesi, sürecin başlangıcıdır. Fakat burada şart koşan taraf silahlı yapı gibi görünmektedir. Bu tablo, devlet-hukuk hiyerarşisini tersine çevirir.
Anayasa’nın 66. maddesi tartışmaya açılıyor. Vatandaşlık tanımı yeniden yazılsın deniliyor. Anadilde eğitim talepleri dillendiriliyor. Terörle mücadele dönemindeki güvenlik görevlilerinin yargılanması isteniyor. PKK mensuplarına kanuni düzenlemeyle af talebi gündeme getiriliyor.
Ve bütün bunlar olurken “süreç başarıyla ilerliyor” açıklamaları yapılıyor.
Burada asıl soru şudur: Süreç kimin beklentisine göre başarıdır?
Şehit ailesi için mi?
Gaziler için mi?
Toplumun adalet duygusu için mi?
Yoksa siyasal denge hesapları için mi?
Bir ülkede adalet duygusu zedelenirse, güvenlik politikası da, siyasal reform da, ekonomik istikrar da kalıcı olamaz. Çünkü güvenlik yalnızca silahın susması değildir; toplumun vicdanının rahat etmesidir.
İroni tam da burada başlıyor.
Silah bırakma bir “taksitli iyi niyet” gibi sunuluyor.
“Önce anayasa değişsin, önce kanun değişsin, önce af çıksın; sonra silah bırakırız.”
Bu, bir ev sahibine “Önce tapuyu devret, yangını sonra söndürürüz” demeye benzer. Devlet böyle bir denklem kuramaz. Devletin gücü, silah karşısında hukukunu eğip bükmemesidir.
Süreç gerçekten terörü tasfiye edecek bir stratejiye dayanıyorsa, o zaman net bir çerçeve çizilmelidir:
Silah bırakmanın takvimi nedir?
Hangi kırmızı çizgiler vardır?
Anayasa değişikliği silahın gölgesinde mi tartışılacaktır?
Güvenlik güçlerinin mücadelesi kriminalize mi edilecektir?
Belirsizlik, sürecin en büyük düşmanıdır. Çünkü belirsizlik, söylentiyi büyütür; söylenti ise toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir.
Devlet ile örgüt eşit değildir.
Mahkûm ile anayasa yapıcı eşit değildir.
Silah ile sandık aynı meşruiyet kaynağı değildir.
Bu ülke barış ister.
Ama barış, adaletin yerine geçemez.
Barış, hafızayı silmek değildir.
Barış, hukuku pazarlık metnine dönüştürmek değildir.
Eğer süreç, terörü tasfiye etmek yerine talepleri kademe kademe siyasal kazanıma dönüştüren bir zemin haline gelirse; o zaman tarihe “tasfiye süreci” olarak değil, “meşrulaştırma süreci” olarak geçer.
Devlet ciddiyeti, eşitler masasında değil; hukuk zemininde konuşur.
Ve unutulmamalıdır: Silahın gölgesinde yazılan hiçbir metin, kalıcı toplumsal barış üretmez.
Necat KACAN
Eğitimci Araştırmacı Yazar