
Kur’an’ın Sesiyle mi, Nefesiyle mi Yaşıyoruz?
Ramazan ayı, Müslüman gönülleri ferahlatan ve Kur'an'ın indirildiği manevî bir iklim olarak her yıl büyük bir özlemle idrak edilir. Bizler bu ilâhî kelâmın indirildiği anları ve o mübârek zaman dilimlerini büyük bir coşkuyla karşılar; camileri doldurur, sofraları bereketlendiririz. Şehirlerin ışıklandığı, sofraların kurulduğu, camilerin dolup taştığı o mübarek iklim... Dilimizden düşmeyen ortak bir cümle var: "Ramazan, Kur’an ayıdır." Evet, doğru; çünkü Furkan bu ayda indirildi. Bakara Sûresi 185. âyette Rabbimiz açıkça buyuruyor:
“Ramazan ayı, insanlar için hidâyet rehberi, doğru yolu gösteren ve hakkı batıldan ayıran apaçık deliller olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.”
Ancak kendimize sormamız gereken yakıcı bir soru var: Kur’an, gerçekten hayatımızın neresinde? Raflarda süs mü? Cuma hutbelerinde nakarat mı? Yoksa gönlümüzde yaşayan, her an başvurduğumuz bir hayat rehberi mi?
Her Ramazan’da binlerce hatim okunuyor, mukâbele halkaları kuruluyor, televizyonlarımızda en güzel sesli hafızlar yarışıyor, terâvihler cüzlerle kılınıyor. Güzel. Sevaplı. Peki, bunca okumaya, bunca sese ve sadâya rağmen toplumun mânevî susuzluğu neden dinmiyor? Neden gençlerimiz avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor ve neden ahlâkî bir erozyonun ortasında kalıyoruz?
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor:
“Kur’an’ı okuyunuz. Çünkü o, kıyamet günü kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim)
Ama dikkat! Şefâat, sadece “okudum” demekle değil, “okuduğumla amel ettim” demekle kazanılır. Yoksa yarın mahşerde “Yâ Rabbi, senin kelâmını çok güzel okudum, dinledim” diyeceğiz de, “Peki o kelâmın manasını hayatına ne kadar yansıttın?” sorusundan kurtulabilecek miyiz?
Suyun Şırıltısı Karnı Doyurmaz
Bir düşünün; günlerdir aç ve susuz kalmış bir topluluğa, suyun ne kadar berrak olduğunu anlatmak ya da onlara suyun şırıltısını dinletmek hangi derde derman olur? Onların ihtiyacı suyun sesi değil, kendisidir. Bizler bugün Kur’an’ın manasına susamış bir topluma, sadece lafzın makamıyla hitap ediyoruz. Kur’an’ı "güzel okuma" yarışmalarında ses, mahreç ve tecvîdi puanlarken; o âyetlerin bugünün yanan ocaklarına, kararan kalplerine ne söylediğini sormuyoruz.
Kur’an sadece ses ve makam mıdır? Allah Teâlâ bizden sadece güzel tilâvet mi istiyor? Nisâ Sûresi 82. âyetinde sormuyor mu:
“Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı?”
Allah Resûlü (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde bizleri şöyle uyarır:
“Öyle bir zaman gelecek ki, Kur’an’ın sadece resmi, İslâm’ın ise sadece ismi kalacaktır.”
Eğer biz Kur’an’ı sadece gırtlaktan aşağı geçmeyen bir ses sanıyorsak, o "resimle" yetinenlerden olmuşuz demektir. Rabbimiz bizden sadece tilâvet değil, kıraat yani anlayarak, hayatla bağ kurarak okumamızı istiyor.
Klasik Vaazlardan Sosyal Hakikâte
Her Ramazan aynı sahneler: Sakız orucu bozar mı? Diş fırçalamak kefâret gerektirir mi? Bazı ilahiyatçıların reyting uğruna ısıtıp ısıtıp önümüze koyduğu bu sığ tartışmalar, Kur’an’ın devrimci rûhunu perdeliyor. Oysa oruç; sadece mideyi aç bırakmak değil, bir "mânevî şarj" dönemidir.
Vatandaşından idarecisine kadar her bir fert için Kur’an; adaleti, emaneti, liyâkâti ve yetim hakkını hatırlatmalıdır. Bir yönetici için oruç, "sorumluluk makamında Allah’tan korkmak" demektir. Bir esnaf için "tartıda hile yapmamak", bir genç için "iffet ve ideâl" demektir. Vaaz kürsüleri artık günün problemlerine Kur’an’dan canlı çözümler sunmalıdır.
Reçeteyi Okumak Yetmez, İlacı İçmek Gerek
Hatimle kılınan teravihler ve mukâbeleler elbette kıymetlidir; ancak bunlar birer "reçete okuma" etkinliğinden ibaret kalmamalıdır. Düşünün ki elinizde dünyanın en mahir doktorunun yazdığı bir reçete var. Siz o reçeteyi günde bin kez, en yanık sesle ve en güzel makamla okusanız; içindeki ilaçları eczaneden alıp kullanmadıkça şifâ bulabilir misiniz? Elbette hayır.
İşte Kur’an-ı Kerim de ruhlarımızın ve toplumumuzun reçetesidir. Reçeteyi ezberlemekle veya sadece kulağa hoş gelen bir sadâ ile okumakla hastalıklarımız iyileşmez. Hatim okumak güzeldir; ancak asıl mesele, o hatimdeki âyetlerin hükümlerini hayata nakşetmektir. Mesele, sadece Ramazan’da Kur’an’ı bitirmek değil; yıl boyu Kur’an’la yaşamak, hayatın her anını o ilâhî kelâmla inşâ etmektir. Unutmayalım ki reçete şifâyı tarif eder; şifâyı verecek olan ise o tarifin hayata tatbik edilmesidir.
Lafız Perde, Mana Esastır
Kur’an ile olan ilişkimizde asıl mesele, kelimelerin ötesine geçip o kelimelerin rûhuna dokunabilmektir. Büyük mütefekkir Hz. Mevlânâ, hakikâtin lafızda değil manada olduğunu şu sarsıcı benzetmeyle anlatır: “Söz kabuk gibidir; manası ise içtir. Kabukla oyalanan, içten mahrum kalır.”
Maalesef bizler bugün, o mübarek "kabuğa" yani lafza takılıp kalmış durumdayız. Kur’an’ı sadece mushafın yazısından ibaret sananlar, onun rûhundaki o eşsiz nûru ve canı görmekten mahrum kalırlar. Oysa Mevlânâ’nın da ihtar ettiği gibi: “Söz bir örtüdür; maksat ise örtünün altındaki manadır. Akıllı olan, örtüye değil, maksada bakar.”
Bizim derdimiz de tam olarak budur: Mana, lafızdan önde olsun! Ancak ne acıdır ki bizler hâlâ o parlak örtüye bakıp mest oluyor; örtünün altındaki ilâhî mesajla yüzleşmek yerine lafızla oyalanmaya devam ediyoruz. Kur’an’ın hakikati kâğıtta değil, o satırların arasına gizlenmiş olan rûhun hayata taşınmasındadır.
Mehmet Akif’in dediği gibi:
“İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
Kur’an bir "hayat kitabı"dır. Eğer binlerce hatim indirildiği hâlde sokakta adalet, ailede huzur, ticarette dürüstlük artmıyorsa; biz manayı lafzın ardına gizlemişiz demektir.
Perde Olmayın, Yol Açın!
Özellikle din hususunda yetkili ve etkili makamlarda bulunanlara sesleniyoruz: Lütfen Kur’an’ın anlaşılması, yaşanması ve bir hayat rehberi hâline gelmesinin önünde perde olmayın; bu ulvî yolun önünü açın. İnsanları şekilsel ritüellerle oyalayıp asıl mesajı ıskalatmayın. Bakınız; evler yanıyor, ocaklar sönüyor, gençlik avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor ve maneviyat her geçen gün eriyor... Toplum bu denli büyük bir mânevî yangın altındayken hâlâ "şu kadar hatim, şu kadar camide hatimle terâvih" gibi niceliksel hedeflerle meşgul olmak, sadece "ses ve makam" estetiğine odaklanmak, bugünün ağır sorumluluğundan kaçmaktır.
Zira bu hâlimizle bizler; sanki gürül gürül akan bir suyun kenarında oturmuş, suyun şırıltısıyla mest olmuşuz da asıl meseleyi, yani susuzluğumuzu gidermeyi unutmuşuz gibiyiz. Oysa yangın varken suyun sesiyle oyalanılmaz! Önce o sudan kana kana içelim, rûhumuzu doyuralım; ancak ondan sonra oturup o suyun şırıltısına, makamına hayran kalalım.
Sormak gerekir: Anlamadığın, hayatına katmadığın bir manaya nasıl mest olabiliyorsun? Seni mest eden o yüksek perdeli ses mi, yoksa Allah’ın sarsıcı mesajı mı? Mest olduğun mana neydi acaba? Eğer o mana kalbine inip seni diriltmiyorsa, duyduğunuz sadece hoş bir sadâdan ibarettir.
Gelin, bu Ramazan hedefimiz sadece sayfaları tüketmek değil, tek bir âyetin dâhi hayatımıza nüfuz etmesini sağlamak olsun. Gelin, önce Kur’an’ın sarsıcı hakikatleriyle o derin manevî açlığımızı giderelim. O ilâhî şifâyı önce rûhumuza zerk edelim; suyun sesiyle mest olmak, susuzluğumuzu giderdikten sonraya kalsın.
Ey Müslüman! Bu Ramazan önünde duran eşsiz bir fırsat kapısıdır. Bu kapıdan geçerken Kur’an’ı sadece "okudum" deyip geçme. Onu anla ve onunla yaşa. Çünkü huzur-u ilâhîde "Ben sadece okudum ve dinledim" demek, sorumluluğumuzu dindirmeye yetmeyecek. Yarın bizden beklenen; "Ben o mesajı duydum, idrak ettim ve yaşadım" diyebilmektir.
Ne mutlu, Kur’an ayında Kur’an’î hakikâtleri gönüllere nakşetmek için dertlenen o samimi yüreklere...
Ramazan-ı Şerîfimiz mübârek olsun; gönüllerimiz Kur’an’ın nûruyla yeniden dirilsin inşallah.
Mithat Güdü