Yorumlar (0)

Hadi Önal


KİBİR: KALBİ ESİR ALAN BİR HASTALIKTIR


Kibir, insanın içine sızan en sinsi, tedavisi çok zor olan hastalıklardan biridir. Kalbi kuşatan bu duygusal hastalık; alkışla, övgüyle, makamla, servetle, “haklıyım” cümleleriyle beslenerek ruhu tahrip eder. Kalbin eşiğinde uzun süre bekleyen sonra içeri giren bu sinsi hastalık; sonunda fethini tamamlayarak kalbin tahtına oturur. O andan itibaren insan artık kendisine bile yabancıdır.

Kibirli insan, aynaya baktığında kendini değil; kendisiyle ilgili kurduğu efsaneyi görür. O aynada başkaları ya siliktir ya da hiç yoktur. Herkes küçülürken o büyüdüğünü sanır. Oysa büyüyen kendisi değil, şişen nefisidir. Nefis şiştikçe de akıl küçülür; merhamet çekilir, hikmet susar.

Kibir, yalnızca başkasını aşağı görmek değildir. Asıl felaket, insanın kendini yukarıya taşıma vehmidir. Kendisini merkeze alan, kendini ölçü yapan, kendini kutsallaştıran bir benlik hâlidir kibir. Bu yüzden narsistir kibirli olan; çünkü kendinden başkasını görmez adeta kendine tapar. Başkalarının acısı onu rahatsız etmez, başkalarının başarısı sevindirmez. Hatta kimi zaman başkalarının düşüşü, onun gizli gıdası olur.

Özgüvenle kibir arasındaki fark, geceyle gündüz gibidir. Özgüven sessizdir, kibir gürültülü. Özgüven saygı üretir, kibir tahakküm. Özgüven kendini bilir, kibir kendini bilmez. Özgüvenli insan sınırlarını tanır; kibirli insan sınır tanımaz. Özgüvenli insan “ben de varım” der, kibirli insan “sadece ben varım” diye haykırır.

Kibir, çoğu zaman güçlü görünür ama aslında derin bir güvensizliğin maskesidir. İçindeki boşluğu dolduramayan insan, yukarıdan bakarak telafi etmeye çalışır. Yüksekte durduğunu zanneder ama ayakları çamurdadır. En küçük eleştiride öfkelenmesi bundandır; çünkü kibir, eleştiriye dayanamaz. Hakikate karşı alerjiktir.

Kur’an, kibri sadece ahlaki bir zaaf olarak değil, imanla ilgili bir tehlike olarak görür. “Yeryüzünde kibirli bir hâlde yürüme…” diye uyarır insanı. Çünkü insan ne yeri yarabilir ne dağlara ulaşabilir. Bu ayet, insanın haddini hatırlatan ilahi bir aynadır. O aynaya bakan, aslında ne kadar küçük ama ne kadar kıymetli olduğunu görür. Bakmayan ise büyüklük vehmiyle küçülür.

Hz. Peygamber’in “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan Cennet’e giremez” uyarısı, kibrin ne kadar ağır bir yük olduğunu gösterir. Çünkü kibir, insanı sadece başkalarından değil; Allah’tan da uzaklaştırır. İtaatsizliğin, nankörlüğün ve şükrü unutmanın kapısını aralar.

Peki, bu kalın duvarı yıkmak mümkün mü? Elbette. Ama önce insanın kendine sorması gerekir: “Ben kimim?” Topraktan gelen, toprak olacak bir varlığım. Sahip olduklarım bana emanet. Mevki de makam da güç de geçici. Bugün var, yarın yok. Bu idrak, kibri boğan ilk sudur.

Kibirden arınmak; susmayı öğrenmektir biraz da dinlemeyi öğrenmektir. Başkasının sözüne kulak vermek, başkasının acısını hissetmek, başkasının başarısına sevinmektir. Kibirli insan kalabalıklar içinde yalnızdır; tevazu sahibi insan yalnızken bile kalabalıktır.

Unutmayalım ki: Kibir, insanı yükseltmez; insanı içten içe çürütür. En acısı da: Kibirli insan, en büyük kötülüğü başkasına değil, kendisine yapar.

 

Hadi Önal/ 08 Ocak 2026 / Elazığ